Amûdê: Ateşe verilen çocuklar

Geçtiğimiz hafta Dua yayıncılıktan çıkan ve Mahmut İrtem’in yazdığı Binxet adlı kitabının bıraktığı derin izleri kaleme almaya çalışmıştım. Oysa kitabın her sayfası, başlı başına bir köşeyi hak edecek kadar büyük acılarla dolu. Ancak bazı trajediler vardır ki, bir köşe yazısının sınırlarına sığmaz; kelimeler boğazda düğümlenir. Kitabın sayfaları arasında gezinirken çarptığım o kara gün, insanlık tarihinin en sessiz ve en acımasız yangınlarından biriydi: Amûdê Sineması Faciası.

Tarih 13 Kasım 1960... Yer, Suriye’nin kuzeyindeki Amûdê kasabası ve Şehrazad Sineması...

Sadece 120 kişilik mütevazı bir sinema salonu... Ve o salona tıkıştırılan, gözleri merakla parıldayan 500’den fazla çocuk. Cezayir’in bağımsızlık mücadelesini anlatan bir film izletileceği söylenerek doldurulmuştu o salon. Çocuklar, başka bir dünyanın mücadelesini izlemeye giderken, kendi kaderlerinin en acımasız kapanına kısıldıklarından habersizdiler.

Kapasitenin katbekat üzerindeki o kalabalıkta, film başladıktan kısa süre sonra, nedeni hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamayan (ya da aydınlatılmak istenmeyen) o yangın çıktı.

Asıl vicdanları kavuran ise alevler değil, insanlığın o gün büründüğü sessizlikti. Tanıkların ve raporların aktardığına göre; yangın başladığı anda sinemanın kapıları dışarıdan kilitlendi ya da kapatılarak çocukların dışarı çıkması engellendi. O 120 kişilik salondan dışarıya ne bir kahkaha ne de bir çocuk sesi çıktı; geriye sadece gökyüzüne yükselen kara dumanlar ve insanlık tarihinin utanç defterine kazınan feci çığlıklar kaldı. Yüzlerce çocuk, hayatın başındayken hayalleriyle birlikte bu dünyadan ayrıldı.

Coğrafyalar ve zamanlar değişse de zulmün rengi hep aynı kalır; Halepçe’nin yarası ne kadar kanıyorsa, Amûdê’nin ateşi de o kadar canlıdır ve bu ortak acının en ağır faturasını da her seferinde masumlar öder.

Bugün o çocukların belki mezar taşlarını bilmiyoruz ama yarım kalan hayallerini, okul çantalarını ve annelerinin gözlerinde donup kalan bekleyişi hissetmek yüreği sızlatmaya yetiyor.

Geçmişin acılarını hatırlamak kin üretmek için değil; benzer trajedilerin bir daha yaşanmaması için vicdanı diri tutmak içindir. Çünkü çocukların öldüğü yerde hiçbir zafer yoktur. Hiçbir ideoloji, bir çocuğun yarım kalan ömründen daha değerli olamaz.

Belki zaman yaraları kabuk bağlar; ama Amûdê'de göğe yükselen o çocuk çığlıkları, insanlığın vicdanında sonsuza dek yankılanmaya devam edecektir.