Başkalarının düşünceleriyle yaşamak

Martin Heidegger, hayatının önemli bir bölümünde zaman zaman bir kulübeye çekilir; yazar, okur ve düşünürdü.

Yıllar içinde bu kulübe, yalnızca Heidegger’in yaşadığı ve çalıştığı bir yer olmaktan çıktı. Onun felsefesiyle birlikte anılan bir simgeye dönüştü.

Kimileri için sade yaşamın, kimileri için modern dünyanın gürültüsünden uzaklaşmanın, kimileri içinse düşüncenin doğduğu yerin simgesiydi.

Fakat burada bizi ilgilendiren daha basit bir soru var:

Bir insan, bütün seslerden uzaklaştığında gerçekten kendi düşüncesini duyabilir mi?

Belki de Heidegger’in kulübesini bugün ilginç kılan şey tam olarak budur.

Çünkü artık bir kulübeye çekilmemize gerek yok. Dünyanın gürültüsü yanımızda, cebimizde.

Telefonumuzu açıyoruz; yüzlerce insan konuşuyor.

Bir haber görüyoruz, hemen altında yüzlerce yorum var.

Bir filmi izlemeden önce puanını biliyoruz.

Bir kitabı okumadan önce hakkında yazılanları görüyoruz.

Bir olayın ne olduğunu anlamaya çalışmadan önce, o olay karşısında ne hissetmemiz gerektiğini öğreniyoruz.

Birileri kızmışsa kızıyoruz. Birileri övmüşse övüyoruz. Birileri “buna inanmayın” demişse şüpheleniyoruz.

Sonra kendi düşüncemizi oluşturduğumuzu sanıyoruz.

Belki de asıl mesele burada başlıyor.

Bazen düşünmeye değil, düşünülmüş olanı seçmeye başlıyoruz.

Büyük düşünürlerin başına gelen de biraz buna benziyor.

Bir insan bir şey söyler.

Sonra başkaları onun ne demek istediğini anlatmaya başlar. Bir başkası yorumlar, biri eleştirir, biri savunur. Zamanla o düşüncenin üzerine o kadar çok şey eklenir ki, düşünürün kendi sesini duymak zorlaşabilir.

Bu yalnızca filozofların başına gelen bir şey değil.

Bugün hepimizin başına geliyor.

Bir haberin kendisinden önce yorumunu okuyoruz.

Bir insanı tanımadan önce onun hakkında yazılanları görüyoruz.

Bir konu hakkında kendi fikrimizi oluşturmadan önce başkalarının fikirlerini öğreniyoruz.

Böylece bazen ne düşündüğümüzden çok, kimin ne düşündüğünü biliyoruz.

Bu durumun en ilginç tarafı ise şu:

Başkalarının düşüncelerine ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaşırken, kendi düşüncemize ulaşmak bazen daha zor hale geliyor.

Çünkü insanın kendi sesini duyabilmesi için biraz sessizliğe ihtiyacı var.

Ama burada “Telefonları atalım, interneti bırakalım.” demiyorum.

Mesele teknoloji değil.

Mesele, teknolojiyle kurduğumuz ilişki.

Telefonu kapattığımızda bile zihnimiz başkalarının sesleriyle konuşmaya devam ediyorsa, henüz kulübeye girmiş sayılmayız.

Çünkü asıl kulübe, dışarıdaki bütün seslerin sustuğu yer değildir.

Asıl kulübe, o seslerin arasından kendi sesimizi duyabildiğimiz yerdir.

Belki de bugün herkesin fiziksel olmasa bile böyle bir kulübeye ihtiyacı var.

Bir haberi okumadan önce yorumlara bakmamak...

Bir film hakkında herkesin ne düşündüğünü öğrenmeden filmi izlemek...

Bir mesele hakkında hemen taraf olmak yerine biraz beklemek...

Bir soruya cevap vermeden önce gerçekten ne sorulduğunu düşünmek...

Ve bazen sadece: diyebilmek.

Çünkü bugün en zor şeylerden biri, bilmediğimizi kabul etmek.

Herkesin her konuda bir fikri var.

Ekonomi hakkında, sağlık hakkında, eğitim hakkında, siyaset hakkında, ilişkiler hakkında...

Sanki her soruya hemen cevap vermek zorundaymışız gibi yaşıyoruz.

Oysa insanın her konuda bir fikrinin olması gerekmiyor.

Bazen düşünmenin ilk adımı cevap vermek değil, bir süre cevap vermemektir.

Bilmek ile düşünmek arasında da bir fark var.

Bugün bilgiye ulaşmak tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolay.

Fakat bir bilgiyi görmek, onu anlamak anlamına gelmiyor.

Bir şeyi anlamak da onun hakkında gerçekten düşünmüş olmak anlamına gelmiyor.

Düşünmek bazen duyduğumuz, okuduğumuz ve bize söylenen şeylerle aramıza biraz mesafe koyabilmek.

Her gördüğümüze tepki göstermemek...

Her duyduğumuza inanmamak...

Her konuda hemen bir kanaat sahibi olmamak...

Bazen de bir düşüncenin zihnimizde biraz beklemesine izin vermek.

Çünkü hız, her zaman düşüncenin dostu değildir.

Başkalarının seslerinden tamamen kurtulmamız mümkün değil.

Zaten buna gerek de yok.

Hepimiz okuduklarımızdan, yaşadıklarımızdan, konuştuğumuz insanlardan etkileniyoruz. Başka insanların düşünceleri bizim düşüncelerimizin oluşmasında önemli bir rol oynuyor.

Önemli olan bütün bu sesleri susturmak değil.

Hangi sesin bize ait olduğunu, hangi sesin bize aitmiş gibi konuştuğunu fark edebilmek.

Belki özgür düşünmek, her konuda herkesten farklı bir fikir söylemek değildir.

Belki özgür düşüncenin ilk işareti, hemen bir fikrimiz olmak zorunda olmadığını kabul edebilmektir.

Belki de bazen kendimize şu soruyu sormamız yeterlidir:

Bu sorunun cevabını bulmak için bir kulübeye ihtiyacımız olmayabilir.

Bazen telefonu biraz kenara bırakmak, biraz susmak ve kendi içimizde ne olup bittiğini dinlemek yeterlidir.

Çünkü insanın kendine ait bir düşüncesi olup olmadığını anlamasının en iyi yollarından biri, bir süreliğine başkalarının ne düşündüğünü merak etmemektir.

Belki de Heidegger’in kulübesinin bugün bize söyleyebileceği en basit şey budur:

Dünyanın sesini tamamen susturamazsınız. Ama o seslerin arasında kendi sesinizi kaybetmemeye çalışabilirsiniz.
Kaynak: Doğruhaber Gazetesi