Ortadoğu: Askerî Yığınak, Seçici Vicdan ve Yaklaşan Büyük Felaket

Ortadoğu bugün yalnızca geçici bir kriz döneminden değil, tarihsel sonuçlar doğurma potansiyeline sahip yapısal bir kırılmadan geçmektedir. Bölge, modern tarihinde belki de ilk kez bu ölçekte eş zamanlı askerî yığınaklara, yoğun silahlanmaya ve çok cepheli çatışma ihtimaline tanıklık etmektedir. Bu durum, caydırıcılık üretmekten ziyade yanlış hesaplama, kontrolsüz tırmanma ve bölgesel bir felaket riskini her geçen gün büyütmektedir.

ABD–İsrail–İran hattında şekillenen mevcut tablo, dar anlamda bir askerî gerilim olarak okunamaz. Bu kriz; Ortadoğu’nun güç mimarisini, küresel enerji piyasalarını ve bölge devletlerinin iç siyasal dengelerini aynı anda etkileyen çok katmanlı bir sarsıntıdır. Ali Hamaney’in ölümünün resmen duyurulması, 1979 Devrimi’nden bu yana İran siyasal sisteminin merkezinde yer alan velayet-i fakih düzeninde yalnızca sembolik değil, doğrudan stratejik bir boşluk yaratmıştır. Nihai otoritenin tek bir makamda toplandığı bir sistemde bu tür bir kayıp, devletin karar alma mekanizmalarını doğrudan kırılganlaştırmaktadır.

Her ne kadar anayasal süreçler geçici çözümler sunsa da fiilî belirleyici aktör Uzmanlar Meclisi’dir. Bu geçiş dönemi; rejim içi hiziplerin pozisyon aldığı, güvenlik aygıtının siyasal ağırlığını artırdığı ve savaş koşullarının “rejim etrafında kenetlenme” işlevi gördüğü son derece hassas bir süreci ifade etmektedir. Tarihsel deneyim, bu tür dönemlerde iç konsolidasyonun kısa vadede güçlenebileceğini; ancak uzun vadede yapısal sorunların daha da derinleştiğini göstermektedir.

Dış cephede ise kriz artık klasik bir İsrail–İran gerilimi olmaktan çıkmıştır. ABD ve İsrail açısından temel hedef, İran’ın askerî ve nükleer kapasitesini aşındırmak ve aynı zamanda rejim içi çözülmeleri tetikleyebilecek bir baskı ortamı oluşturmaktır. Ancak yakın tarih, ideolojik olarak tahkim edilmiş, geniş nüfuslu ve güçlü güvenlik aygıtlarına sahip devletlerde dış baskının çoğu zaman rejim değişikliği üretmediğini; aksine rejimin meşruiyetini kısa vadede pekiştirdiğini ortaya koymaktadır.

Bu noktada savaş yalnızca cephede değil, toplumların zihninde de yürütülmektedir. Dış tehdit algısı kamusal alanda birlik söylemini güçlendirmekte, rejimlerin toplumsal desteğini geçici de olsa yeniden üretmesine imkân tanımaktadır. Bu durum, dış müdahalelerin beklenen siyasal sonuçları üretmekte neden sıklıkla başarısız olduğunu açıklamaktadır. Krizin en kırılgan ve en küresel etkiler doğuran boyutu enerji jeopolitiğinde ortaya çıkmaktadır.

İran’ın Körfez’deki ABD üslerini hedef alması, Suudi Arabistan tesislerine yönelik tehditler ve Katar’ın LNG altyapısının risk altına girmesi, çatışmayı doğrudan küresel ekonomiyle irtibatlandırmaktadır. Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı, dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birini etkilediği için sınırlı bir gerilimin bile küresel ölçekte zincirleme ekonomik sonuçlar üretmesine yol açmaktadır.

Bu bağlamda İran’ın izlediği strateji, yaptırımlar altında kırılganlaşmış bir ekonomi için “asimetrik maliyet üretme” doktrininin bir yansımasıdır. Amaç, küresel maliyeti yükselterek karşı taraf üzerinde siyasi baskı oluşturmaktır. Ancak bu stratejinin taşıdığı riskler son derece yüksektir. Körfez ülkeleri başta Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri enerji altyapıları doğrudan hedef alındığında tarafsızlıklarını sürdürmekte zorlanır. Bu durum, çatışmayı ikili bir gerilim olmaktan çıkararak bölgesel bloklaşmaya sürükler.

Bugün Ortadoğu’yu daha da tehlikeli kılan unsur, tarihte eşi benzeri görülmemiş ölçekte bir askerî yığınak sürecinin eş zamanlı olarak yaşanmasıdır. Bölge devletlerinin neredeyse tamamı savunma refleksiyle kuvvetlerini yoğunlaştırmakta, hava savunma sistemlerini güçlendirmekte ve seferberlik kapasitelerini artırmaktadır. Bu tablo, caydırıcılık üretmekten çok yanlış hesaplama ve kazara çatışma ihtimalini büyütmektedir.

Bu noktada sosyal medyada ve kamusal alanda yükselen söylemler ayrıca dikkat çekicidir. Ali Hamaney’in ölümü üzerinden yürütülen tartışmalarda, geçmişte İran’da yaşanan idamlar, insan hakları ihlalleri ve baskılar üzerinden sevinç çığlıkları atan, ahlaki üstünlük iddiasıyla konuşan geniş bir kitleye tanık olduk. İran’ı savunmak zorunda değiliz; hatta savunmak zorunda da olmamalıyız. Ancak hakikati konuşmak zorundayız. Eğer bu zulümler gerçekse ki birçoğu gerçektir bugüne kadar neredeydiniz? Vicdanınız bugün mü uyandı? Adalet, hukuk ve insan hakları bugün mü hatırlandı?

Bu sorular bizi kaçınılmaz olarak tarihsel bir muhasebeye götürmektedir. 1953’te Muhammed Musaddık’a karşı gerçekleştirilen darbe, 1991 ve 2003’te Irak’ın işgali, Saddam Hüseyin’in idamı, Libya’da Muammer Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi… Bu müdahalelerin hiçbiri bölgeye demokrasi, hukuk ya da istikrar getirmedi. Aksine; çökmüş devletler, etnik ve mezhepsel çatışmalar, terör örgütleri ve kalıcı kaos üretti.

Burada önemli bir ayrımı net biçimde yapmak gerekir: Bu liderlerin yaptıklarını ya da yapmadıklarını, doğru ya da yanlışlarını tartışmıyoruz. Bunlar elbette konuşulabilir. Ancak asıl mesele, ABD, İsrail ve benzeri güçlerin temsil ettiği sömürgeci zihniyete karşı gösterilen sessizliktir. Bu zihniyet, insan hayatını değil; jeopolitik çıkarları ve enerji kaynaklarını merkeze almakta, bir damla insan kanını bir damla petrole tercih edebilmektedir.

Bu düzene sessiz kalmak yalnızca ahlaki bir zafiyet değil; Ortadoğu’nun geleceği açısından stratejik bir intihardır. Çünkü bu sessizlik, yeni müdahaleleri, yeni lider tasfiyelerini ve yeni yıkımları meşrulaştırmaktadır. Bugün komşu ülkelerde yaşananlara sevinmek, yarın aynı senaryonun kapımızı çalabileceği gerçeğini değiştirmez.

Ortadoğu’nun temel sorunu yalnızca otoriter liderler değildir. Asıl sorun, bölgenin kaderinin dış güçler tarafından şekillendirilebileceği fikrinin hâlâ meşru kabul edilmesidir. Tarih açıkça göstermektedir ki bu yaklaşım ne adalet üretmiş ne de barış getirmiştir.

Ayrıca İran’ın ABD ve İsrail’e karşı her meydan okumasının ardından devlet büyüklerinin birer birer ya da toplu biçimde öldürülmesi, ciddi bir istihbarat zafiyetine işaret etmektedir. Bu durum, yalnızca dış saldırı kapasitesini değil; içerideki güvenlik ve karşı-istihbarat mekanizmalarının kırılganlığını da ortaya koymaktadır. İran’ın her şeyden ve herkesten önce, devletin üst düzey bilgilerini düşmanlarına sızdıran ajanları bulması ve kendi güvenlik mimarisini tahkim etmesi gerekmektedir.

Bugün bölgeyi felakete sürükleyen şey yalnızca silahlar değildir; seçici vicdan, tarihsel hafıza kaybı ve sömürgeci akla karşı geliştirilemeyen ortak duruştur. Bu tablo değişmediği sürece askerî yığınaklar barış değil, yalnızca daha büyük yıkımlar üretecektir.