Hayatın matematiğini rakamlarda, kalabalıkların gürültüsünde ve alkışların şiddetinde arayan bir nesil haline geldik. Niceliği niteliğin, görünüyor olmayı ise "olmuş olmanın" önüne koyduk. Oysa hakikat, çoğu zaman o kalabalıkların uzağında, sessiz bir köşede bekler.
Sanma ki düğününün kalabalık olması, davetlilerin binleri bulması seni Allah’ın sevgili bir kulu yapar. Eğer ölçün buysa, tarih kitaplarına bir bak. İnsanlığın kanını emen zalim diktatörlerin, halkını açlığa mahkûm eden tiranların, firavun ve nemrutların düğünlerinde yüz binlerce insan meydanlara döküldü. Belki o gün gazeteler yoktu; lakin manşetler sokaklarda atıldı. Halk günlerce bu düğünlerin görkemini konuştu.
Sanma ki cenazenin kalabalık olması, tabutunun omuzlar üzerinde bir deniz gibi taşınması senin "iyi bir gidişle" gittiğinin kesin kanıtıdır. Hatırla; alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz’e (sav) hakaret etmeyi sanat sanan Charlie Hebdo karikatüristlerinin cenazesinde dünya liderleri saf tuttu. Milyonlar yürüdü, ekranlar günlerce o korteji gösterdi.
Kalabalıklar her zaman hakikati tasdik etmez; bazen sadece bir ideolojiyi, bir inadı veya bir siyasi şovu temsil eder.
Modern dünya bize "ne kadar çok kişi tarafından onaylanırsan o kadar değerlisin" yalanını söylüyor. Sosyal medyadaki beğeni sayılarından, cenazemizdeki kalabalık tahminlerine kadar her şeyi birer "başarı kriteri" haline getirdik.
Oysa gerçek değer;
Kimse görmediğinde kim olduğundur.
Alkışlar kesildiğinde elinde kalan vicdanındır.
Hayatını başkalarının gözündeki yansımana göre inşa etme. İnsanların seni nasıl bildiği, senin aslında kim olduğun gerçeğini değiştirmez.
Ve unutma yüzlerce yıllık bir davetin ardından Hz. Nuh’a (a.s) inanan birkaç insandı.
Bütün bir halk Nemrud’un arkasında saf tutmuşken Hz. İbrahim (a.s) tek başına bir ümmetti.
Hz. İsa (a.s) çarmıha götürülürken ona bakıp gözyaşı döken 12 havarisiydi.
İslam ümmetinin büyük bir kısmı Yezid’e biat etmişken Kerbela’da Hz. Hüseyin’in yanında sadece akrabaları vardı.
Sanma ki bu dünya bir vitrindir. Burası bir imtihan meydanıdır ve bu meydanda bazen tek başına yürümek, yanlış bir kalabalığın önünde yürümekten çok daha azizdir.
Peki kalabalık, bir insanı haklı yapmaya yeter mi?
Bugün insanlar, Allah’ın ne dediğine değil; insanların kaç kişi olduğuna bakıyor.
“Çok kişi yapıyorsa doğrudur” zannediyor. Hayır, mesele kalabalık değil, mesele istikamet.
Çünkü insanı mahveden şeylerden biri de şudur:
Toplumun alkışını, Allah’ın rızasıyla karıştırmak…
Bir gün gelir; seni omuzlarda taşıyanlar unutulur.
Sosyal medyada milyonların konuştuğu isimler birkaç ay sonra hatırlanmaz bile.
Ama Allah katında değerin varsa, dünyada hiç tanınmasan bile gök ehli seni bilir.
Belki cenazende üç kişi olacak.
Belki düğününde gösterişli salonlar olmayacak.
Belki adını gazeteler yazmayacak.
Allah seni sevmiyorsa, bütün dünya alkışlasa ne fayda?
İnsan ömrünün en büyük aldanışı budur:
Kalabalıkları başarı sanmak…
Oysa mahşer günü herkes tek başına dirilecek.
Ne alkış gelecek yanında ne takipçi sayısı ne davetliler ne protokoller…
Sadece amel.
Sadece niyet.
Kaynak: Doğruhaber Gazetesi'nden alınmıştır.