Yemen: Bölgesel Güçlerin Gölgesinde Sessiz Bir Bölünme

2014 yılında Husilerin başkent Sana’yı ele geçirmesiyle başlayan Yemen iç savaşı, ilk bakışta ülke içi bir iktidar mücadelesi gibi görünse de kısa sürede Ortadoğu’nun en karmaşık ve çok aktörlü krizlerinden birine dönüştü.

Yemen’in tarihsel olarak zayıf merkezi otoriteye sahip olması, aşiret temelli toplumsal yapısı ve stratejik coğrafi konumu, bu ülkeyi her zaman dış müdahalelere açık hâle getirdi.

Bugün gelinen noktada Yemen, yalnızca bir iç savaş ülkesi değil; bölgesel ve küresel güçlerin hesaplaştığı çok katmanlı bir jeopolitik sahadır.
Husilerin yükselişi, Yemen siyasetindeki yapısal kırılmaların ve 2011 Arap ayaklanmaları sonrasında oluşan otorite boşluğunun doğal bir sonucuydu.

Zeydi Şii kimliği etrafında örgütlenen Husiler, Sana’yı ele geçirerek yalnızca merkezi yönetimi devre dışı bırakmadı; İran ile kurdukları askerî ve ideolojik bağlar sayesinde bölgesel dengeleri de köklü biçimde etkiledi. Bu gelişme, özellikle Suudi Arabistan açısından İran’ın Arap Yarımadası’nda güç kazanması anlamına geliyordu. Yemen böylece Riyad ile Tahran arasındaki dolaylı savaşın en sıcak cephelerinden biri hâline geldi.

2015 yılında Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan koalisyonun Yemen’e askerî müdahalesi, resmî söylemde “meşru Yemen hükümetini yeniden iktidara taşıma” hedefiyle açıklandı. Oysa sahadaki gerçeklik, bu müdahalenin esas amacının İran etkisini sınırlandırmak olduğunu gösteriyordu.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin de aktif biçimde yer aldığı bu süreç, yıllar süren hava saldırılarına rağmen Husiler karşısında belirleyici bir sonuç üretmedi. Asimetrik savaş koşulları ve Yemen toplumunun dirençli yapısı, dış müdahalelerin sınırlarını bir kez daha ortaya koydu.

Zaman ilerledikçe koalisyon içindeki görüş ayrılıkları gün yüzüne çıktı. Suudi Arabistan Yemen’i bir güvenlik ve İran tehdidi meselesi olarak görürken, Birleşik Arap Emirlikleri meseleyi çok daha farklı bir pencereden değerlendirdi.

BAE için Yemen, küresel deniz ticaretinin ve liman hâkimiyetinin kilit noktalarından biriydi. Bu yaklaşım, 1990 öncesinde bağımsız bir devlet olan Güney Yemen’in yeniden kurulmasını savunan Güney Geçiş Konseyi’nin desteklenmesiyle somutlaştı.

Böylece Yemen iç savaşı, ayrılıkçı bir boyut daha kazandı. Bu tercih ideolojik değil; Hürmüz Boğazı’ndan Babü’l-Mendeb’e, Aden Körfezi’nden Afrika Boynuzu’na uzanan deniz ticaret hatlarını kontrol etme hedefinin bir parçasıydı.

2025 yılının sonlarına gelindiğinde, Gazze ve Suriye merkezli krizlerin küresel gündemi meşgul etmesini fırsata çeviren Güney Geçiş Konseyi, Hadramut ve El-Mehra’yı ele geçirerek Yemen topraklarının büyük bölümünde fiilî hâkimiyet kurdu. Bu adım, Yemen’in yalnızca siyasî olarak değil, ekonomik olarak da parçalanması anlamına geliyordu.

Zira Hadramut, ülkenin petrol ve doğal gaz kaynaklarının kalbini oluşturuyordu.
Enerji kaynaklarının kontrolü, Yemen savaşında belirleyici bir unsur hâline geldi ve Güney Geçiş Konseyi’ni yerel bir aktör olmaktan çıkararak bölgesel bir güç konumuna taşıdı.

Ancak bu tablo, Suudi Arabistan açısından yeni ve ciddi bir tehdit algısını beraberinde getirdi. Yemen’in güneyinde BAE etkisinde yeni bir devlet yapısının ortaya çıkması, Riyad’ın hem sınır güvenliği hem de Kızıldeniz ve Babü’l-Mendeb hattındaki stratejik çıkarları açısından kabul edilemezdi.

Suudi Arabistan’ın artan diplomatik baskıları sonucunda Birleşik Arap Emirlikleri Yemen’deki askerî varlığını sonlandırdı. BAE’nin sahadan çekilmesiyle Güney Geçiş Konseyi hızla dağıldı ve kontrol ettiği bölgeler uluslararası meşruiyete sahip Yemen Hükümeti’nin eline geçti.

Bugün gelinen noktada Yemen fiilen bölünmüş durumdadır. Husiler; başkent Sana, Sa‘dah ve Hudeyde Limanı’nı kontrol ederken bu bölgelerde ağırlıklı olarak Zeydi Şii nüfus yaşamaktadır.

Uluslararası Yemen Hükümeti ise Aden ve Mukalla limanlarıyla birlikte Sokotra Adası’nı kontrol ederek deniz ticaretinde stratejik bir üstünlük sağlamış, Marib ve Hadramut gibi enerji açısından hayati bölgelerin denetimini ele geçirerek ekonomik ve siyasî avantaj kazanmıştır. İran ise sahada doğrudan görünmese de Husiler üzerinden Yemen denklemindeki etkisini sürdürmektedir.

Sonuç olarak Yemen iç savaşı, artık yalnızca bir iç çatışma değildir. Bölgesel rekabetin, mezhepsel gerilimlerin ve küresel ticaret yolları mücadelesinin kesiştiği çok boyutlu bir kriz alanıdır. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İran’ın farklı hesaplarla dâhil olduğu bu süreç, Yemen’in egemenliğini zayıflatmış ve ülkeyi kalıcı bir fiilî bölünme riskiyle karşı karşıya bırakmıştır.

Mevcut güç dengeleri, Yemen’in kısa vadede yeniden siyasî birliğini tesis etmesinden ziyade kontrollü ancak kırılgan bir bölünmüşlükle yoluna devam edeceğini gösteriyor. Bu da Yemen’i, önümüzdeki yıllarda Ortadoğu jeopolitiğinin en hassas ve en stratejik sahalarından biri olmaya mahkûm ediyor.