Yaklaşık yirmi gün önce, yıllardır görmediğim kıymetli bir dostumla yeniden bir araya gelmek nasip oldu.

Geçmişi andık, eski günlerden konuştuk. Elbette sohbetimiz bir şekilde kitaplara da geldi. Kitaplardan pozitif bilimlere, psikolojiye, sosyolojiye ve felsefeye uzanan uzun bir yolculuğun içinde bulduk kendimizi. İmam Gazâlî'den Sühreverdî'ye, Molla Sadrâ'dan Kant'a, Spinoza'dan İbnü'l-Arabî'ye, Fârâbî'den daha birçok isme uzanan sohbetin ardından söz, okurken beni hâlâ zorlayan üç isme geldi:

Nietzsche, Hegel ve Heidegger.

Dostum, bu isimleri anlamaya çalışırken nereden bakmam gerektiğine dair güzel bir çerçeve çizdi ve birkaç kitap tavsiye etti.

Bana düşen belliydi:

Okumak.

Fakat yıllardır yaptığım gibi, doğrudan kitaplara dalmak yerine önce düşünürleri, yaşadıkları dönemi, coğrafyayı ve o çağın fikrî atmosferini araştırmaya başladım. Çünkü bir düşünürü anlamanın yalnızca yazdığı cümleleri okumaktan ibaret olmadığına inanıyorum. Bazen bir düşüncenin arkasında, onu doğuran çağın bütün yükünü görmek gerekiyor.

Heidegger'i okurken karşıma çıkan “çekiç” örneği ise beni uzun süre düşündürdü.

Varlık ve Zaman'da Heidegger, gündelik dünyayla kurduğumuz ilişkiyi düşünürken çekici örneklerden biri olarak kullanır. Bir çiviyi çakarken çekici çoğu zaman teorik olarak düşünmeyiz; ağırlığını, sapını, metalini analiz etmeyiz. Çekiç, içinde bulunduğumuz pratik dünyanın doğal bir parçasıdır. Bir anlamda el altındadır.

Ta ki bir şey ters gidene kadar...

Sapı kırılır. Çiviye vurmaz. İş görmez.

İşte o anda çekiç görünür hâle gelir.

Artık onu kullanmıyor, ona bakıyoruzdur. Gündelik hayatın akışı bozulmuş ve daha önce fark etmeden içinde bulunduğumuz bir şey, birdenbire dikkatimizi çekmiştir.

Bu düşünce beni ister istemez başka bir yere götürdü:

Acaba hayatımızın içinde bulunan bazı değerleri de böyle mi deneyimliyoruz?

Vahdet, kardeşlik, dayanışma, komşuluk, ilim, adalet...

Bunların her biri aynı türden şeyler değil. Fakat bir zamanlar yalnızca konuşulan kavramlar değillerdi; yaşanan bir hayatın parçalarıydılar.

Bir zamanlar insanları birbirine bağlayan vahdet, zamanla hakkında konuştuğumuz bir kavrama; hayatın içinde yaşanan kardeşlik, güzel cümlelerin konusu hâline geldi. Dayanışma ise çoğu zaman birbirinin yükünü omuzlamak yerine iyi niyetli temennilere sıkıştı.

Belki de asıl kırılma burada başladı:

Yaşanan şeyler, zamanla anlatılan şeylere dönüştü.

Bugün vahdeti yalnızca herkesin aynı düşünmesi olarak görmek de meseleyi daraltıyor. Farklılıklarımız içinde birbirimizin hukukunu koruyabilmek, ortak iyiyi gözetebilmek ve gerektiğinde birlikte hareket edebilmek de vahdetin bir parçası değil midir?

Aynı şekilde ümmeti yalnızca ortak bir aidiyet olarak değil, bir sorumluluk ahlâkı olarak düşünmek gerekiyor.

Bir Müslümanın başka bir Müslümanın acısını önemsemesi, onun hukukunu koruması, ilmî, ekonomik, kültürel ve sosyal alanlarda birbirinin elinden tutabilmesi...

Belki ümmet fikrinin hayata değdiği yer tam da burasıdır.

Burada hilafet meselesi de dikkatle ele alınmalı. Ne yalnızca nostaljik bir geçmiş özlemi ne de bugünün bütün problemlerini çözecek sihirli bir formül olarak görülmeli. Asıl soru, geçmişteki kurumların hangi ihtiyaçlara cevap verdiği ve hangi ilkeler üzerine kurulduğudur.

Adalet, emanet, liyakat, kamu yararı, ilim ve dayanışma gibi ilkeleri bugünün dünyasında hangi kurumlarla yeniden üretebiliriz?

Bence asıl soru budur.

Bugün Gazze'ye baktığımızda bu muhasebe daha da ağırlaşıyor. Orada yaşananların bütün sorumluluğunu üzerimize almak elbette doğru olmaz. Devletlerin kararları, uluslararası kurumların tutumu ve küresel siyasetin dengeleri bu trajedinin önemli parçalarıdır. Fakat bütün bunlar bize düşen muhasebeyi ortadan kaldırmıyor.

Tam tersine şu soruyu daha önemli hâle getiriyor:

Sahip olduğumuzu söylediğimiz ortaklıkların ne kadarını gerçekten hayata geçirebiliyoruz?

Bugün elimizde hiçbir şey kalmamış değil.

Camilerimiz, ilim merkezlerimiz, vakıflarımız, gençlerimiz, sermayemiz, teknolojimiz, kültürümüz ve birbirimize ulaşabilmek için tarihin hiçbir döneminde sahip olmadığımız kadar büyük imkânlarımız var.

Belki sorun imkânsızlık değil.

Elimizde olanı imkân olarak göremememiz.

Bu yüzden bugün yalnızca “Neyi kaybettik?” diye sormak yetmez.

Daha önemli soru şudur:

“Neyi yeniden inşa edebiliriz?”

Çünkü geçmişin büyüklüğünü anlatmak kolaydır. Zor olan, bugünün şartlarında yeniden bir şey inşa etmektir.

Vahdetten bahsetmek kolaydır; zor olan farklılıklarımızı düşmanlığa çevirmeden birlikte hareket edebilmektir.

Ümmet demek kolaydır; zor olan kardeşimizin acısını kendi konforumuzun önüne koyabilmektir.

Adaletten söz etmek kolaydır; zor olan adaleti bize karşı olduğunda da savunabilmektir.

Belki de çekici yeniden bulmaktan önce, elimizin neye uzandığını fark etmemiz gerekiyor.

Çünkü çekici tamamen kaybetmiş olmayabiliriz.

Belki sadece uzun zamandır kullanmıyoruz.

Çekiç hâlâ elimizin altında olabilir.

Mesele, önce onu fark etmek.

Sonra elimize almak.

Ve ilk çiviyi yeniden çakmak.