Ortadoğu, 21. yüzyılın en karmaşık jeopolitik dönüşümlerinden birinden geçmektedir. Bölgede yaşanan gelişmeleri yalnızca askerî operasyonlar, diplomatik açıklamalar veya devletler arasındaki anlık gerilimler üzerinden değerlendirmek, yaşanan dönüşümün gerçek mahiyetini anlamak açısından yetersizdir.

Suriye merkezli Türkiye–İsrail gerilimi; İran’ın bölgesel nüfuzundaki değişim, ABD’nin yeniden şekillenen Ortadoğu politikası, İsrail’in güvenlik doktrini, Türkiye’nin güney sınırının ötesinde oluşan güvenlik mimarisine ilişkin yaklaşımı ve Suriye’nin yeniden devletleşme çabalarıyla birlikte ele alınmalıdır. Bugün yaşanan gelişmeler, münferit hadiselerden ziyade Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan Ortadoğu düzeninin yaklaşık bir asır sonra yeniden şekillenmesinin sonuçlarıdır.

Ortadoğu’nun modern siyasal tarihi incelendiğinde, bölgenin hiçbir dönem yalnızca kendi iç dinamikleriyle şekillenmediği görülmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı sonrasında parçalanmasıyla bölgenin siyasal haritası yeniden çizilmiş; manda yönetimleri, sınır düzenlemeleri, yeni devletlerin kuruluşu ve büyük güçlerin enerji ile jeostratejik çıkarları bölgenin siyasal yapısının temelini oluşturmuştur. Bu süreçte bölge halklarının kendi geleceklerini belirleme iradesi çoğu zaman büyük güçlerin stratejik hesaplarının gerisinde kalmıştır.

Dolayısıyla sömürgeci güçlerin Ortadoğu üzerindeki çıkar ve nüfuz arayışlarının tarihsel olarak sona erdiğini söylemek güçtür. Yöntemler değişmiş; klasik sömürge yönetimlerinin yerini askerî üsler, ekonomik bağımlılıklar, enerji politikaları, güvenlik anlaşmaları, siyasi nüfuz, vekil aktörler ve diplomatik baskı mekanizmaları almıştır. Ancak temel mesele büyük ölçüde aynı kalmıştır: Ortadoğu’nun jeopolitik kaynakları ve stratejik konumu üzerinde etkili olma mücadelesi.

Suriye, bu mücadelenin merkezindeki ülkelerden biridir. Akdeniz’e açılan konumu, Türkiye ile sınırı, Irak üzerinden İran’a ulaşan bağlantısı, Lübnan’a geçiş hattı ve İsrail’in kuzey güvenlik çevresinde bulunması nedeniyle Suriye, tarih boyunca bölgesel güç dengelerinin belirleyici unsurlarından biri olmuştur.

2011’de başlayan iç savaş, Suriye’nin devlet kapasitesini zayıflatırken ülkeyi bölgesel ve küresel güçlerin nüfuz mücadelesinin merkezine taşımıştır. İran, Rusya, Türkiye, ABD ve İsrail farklı dönemlerde farklı araçlarla Suriye sahasında etkili olmuştur. Aralık 2024’te Beşşar Esad yönetiminin sona ermesi ise yalnızca bir rejim değişikliğine değil, İran’ın bölgesel nüfuz mimarisinin önemli bir ayağının zayıflamasına ve yeni bir güç boşluğunun ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Böylece temel soru ortaya çıkmıştır: İran’ın Suriye’de gerileyen nüfuzunun ardından oluşan boşluğu kim dolduracaktır?
18 Ağustos 2026’da İsrail’in Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebu Duhur Hava Üssü’ne düzenlediği hava saldırısı, yüzeyde Suriye–İsrail ilişkilerindeki yeni bir askerî gerilim olarak görünse de daha geniş bir stratejik mücadelenin işaretidir. Saldırı sonrasında Türkiye’nin sert tepkisi ve Washington’ın Türkiye, İsrail ve Suriye arasında çatışmasızlık mekanizması kurma arayışı, meselenin artık yalnızca İsrail ile Suriye arasındaki bir güvenlik sorunu olmadığını göstermektedir.

İsrail, Suriye’de Türkiye’nin askerî ve stratejik varlığının genişlemesinden endişe etmektedir. Türkiye ise Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını, merkezi devlet kapasitesinin yeniden güçlendirilmesini ve Suriye’nin parçalanmasının önlenmesini savunmaktadır. Bu iki yaklaşımın kesiştiği temel alan Suriye’dir. Dolayısıyla mesele yalnızca iki ülke arasındaki askerî gerilim değil, Suriye’nin gelecekteki güvenlik ve siyasal mimarisinin nasıl şekilleneceği sorusudur.

Saldırıdan dört gün önce Mossad Başkanı Roman Gofman ile Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani arasında gerçekleşen telefon görüşmesinde Türkiye’nin Suriye’deki askerî faaliyetlerinin ele alınması da dikkat çekicidir.
İran açısından Suriye’deki değişim, Irak–Suriye–Lübnan hattında yıllar içerisinde oluşturulan bölgesel bağlantı sisteminin zayıflaması anlamına gelmektedir.

Bununla birlikte İran’ın Ortadoğu’dan tamamen çekildiğini söylemek doğru değildir. İran, siyasi ağlar, ekonomik ilişkiler, yerel aktörler ve vekil yapılar üzerinden bölgesel nüfuzunu yeni şartlara göre yeniden yapılandırmaya çalışabilir.
İsrail açısından İran’ın Suriye’deki etkisinin azalması önemli bir kazanım olarak görülmektedir.

Ancak İran’ın zayıfladığı alanda Türkiye’nin güç kazanması, İsrail açısından yeni bir güvenlik problemi oluşturmaktadır. Türkiye, NATO üyesi, güçlü askerî kapasiteye sahip ve Suriye ile doğrudan sınırı bulunan bölgesel bir aktördür.

Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’deki varlığının niteliği İran’ın geçmişteki nüfuzundan farklı olsa da İsrail açısından sonuç, kendi kuzey güvenlik çevresinin dışında yeni ve güçlü bir aktörün belirleyici hâle gelmesidir.

Tam bu noktada ABD’nin rolü önem kazanmaktadır. Washington’ın İsrail ile güçlü stratejik ilişkileri bulunmaktadır. Ancak ABD’nin Ortadoğu’daki yaklaşımı yalnızca İsrail’in güvenliğini desteklemekten ibaret değildir. Washington açısından bölgenin enerji kaynakları, stratejik ulaşım hatları, askerî üsler, ticaret yolları ve küresel güç rekabeti de önem taşımaktadır.

Bu nedenle ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin, bölgede sürdürülen daha geniş jeopolitik ve ekonomik çıkarlar bağlamında değerlendirilmesi gerekir. Sömürgeci anlayışın çağdaş biçimleri de burada ortaya çıkmaktadır.

Günümüzde doğrudan toprak işgali yerine güvenlik mimarisini şekillendirme, ekonomik ve askerî bağımlılık oluşturma, bölgesel aktörleri birbirine karşı dengeleme ve stratejik kaynaklar üzerinde nüfuz kurma gibi yöntemler öne çıkmaktadır.

ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin de bu geniş jeopolitik çerçeveden bağımsız değerlendirilmesi mümkün değildir. İsrail’in güvenliği, Washington açısından yalnızca bir müttefikin güvenliği değil, aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik varlığının önemli unsurlarından biridir.

Bununla birlikte ABD, Türkiye ile İsrail’in doğrudan çatışmasının bölgesel savaşa dönüşmesini de istememektedir. Tom Barrack’ın Türkiye, İsrail ve Suriye arasında çatışmasızlık mekanizması oluşturma çabası bu açıdan önemlidir. Çünkü Türkiye ile İsrail arasında yaşanabilecek doğrudan bir çatışma; NATO dengelerini, Suriye’nin geleceğini ve Ortadoğu’daki güç dağılımını etkileyebilir.

Bu nedenle önümüzde dört temel senaryo bulunmaktadır. Birinci senaryo kontrollü rekabettir. Türkiye ve İsrail, Suriye konusunda karşılıklı baskıyı sürdürür ancak doğrudan savaştan kaçınır. İkinci senaryo, Suriye üzerinden dolaylı nüfuz mücadelesinin derinleşmesidir. Üçüncü senaryo, yanlış hesaplama sonucunda Türkiye ile İsrail arasında doğrudan askerî çatışmanın ortaya çıkmasıdır. Dördüncü ve en olumlu senaryo ise Suriye merkezli yeni bir bölgesel güvenlik düzeninin kurulmasıdır.

Böyle bir düzenin kurulabilmesi için Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü esas alınmalıdır. Türkiye’nin güvenlik kaygıları, İsrail’in güvenlik endişeleri ve İran’ın bölgesel çıkarları aynı anda dikkate alınabilir; ancak hiçbir aktörün Suriye’yi kendi jeopolitik projesinin uzantısı hâline getirmesine izin verilmemelidir.

Sonuç olarak bugün Ortadoğu’da yaşananları yalnızca “İsrail’in Suriye’yi bombalaması” veya “Türkiye ile İsrail arasında gerilim” şeklinde tanımlamak yetersizdir. Asıl mesele, Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan ve büyük güçlerin çıkarları doğrultusunda şekillenen Ortadoğu düzeninin yeniden kurulmasıdır.
Suriye bu yeni düzenin merkezindedir.

İran’ın eski nüfuzunun zayıflaması yeni bir boşluk oluşturmuş, Türkiye bu boşlukta daha güçlü bir bölgesel rol üstlenmiş, İsrail bunu kendi güvenliği açısından tehdit olarak değerlendirmiş, ABD ise bir taraftan İsrail’i desteklerken diğer taraftan Türkiye ile İsrail arasında doğrudan çatışmayı önlemeye çalışmıştır.

Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel sorusu “Türkiye ile İsrail savaşacak mı?” değildir. Asıl soru şudur: Suriye’nin gelecekteki güvenlik mimarisini kim şekillendirecek? Suriye yeniden büyük güçlerin rekabet alanı mı olacak, yoksa kendi egemenliğini ve devlet kapasitesini yeniden tesis eden bağımsız bir bölgesel aktöre mi dönüşecek?

Ortadoğu’da yeni bir düzen kurulmaktadır. Bu düzenin merkezinde yalnızca İran–İsrail rekabeti değil; Türkiye’nin yükselen bölgesel ağırlığı, İsrail’in güvenlik arayışı, İran’ın yeniden konumlanma çabası ve ABD’nin bölgedeki tarihsel nüfuzunu koruma mücadelesi bulunmaktadır. Bu güçlerin kesiştiği coğrafya ise Suriye’dir.

Dolayısıyla Suriye’de bugün yaşanan mücadele, yalnızca bir ülkenin geleceği için verilen mücadele değildir. Aynı zamanda 21. yüzyıl Ortadoğu’sının hangi güç dengesi, hangi egemenlik anlayışı ve hangi jeopolitik düzen üzerine kurulacağının mücadelesidir.