11 Eylül saldırıları, sadece küresel güvenlik mimarisini değil, Ortadoğu’daki güç dengelerini de kökten etkiledi. Radikalizmle anılan bir coğrafyada Körfez monarşileri, hem rejim güvenliğini sağlamak hem de Batı ile ilişkilerini korumak adına yeni bir pozisyon almak zorunda kaldı. Bu süreçte Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri, İslamcı hareketlerden uzak durma ve mevcut statükoyu koruma hedefleri doğrultusunda birbirine yaklaştı.
Bu yakınlaşma, Arap Baharı ile birlikte askeri ve siyasi bir iş birliğine dönüştü. İki ülke, rejimlerin bekasını tehdit eden halk hareketlerine karşı çoğu zaman aynı refleksi gösterdi. Bahreyn’de Sünni monarşiyi korumak adına ortak askerî müdahalede bulunmaları, Yemen’de Husilere karşı kurulan koalisyonda birlikte yer almaları ve Suriye’de Esad karşıtı gruplara destek vermeleri bu uyumun en somut örnekleriydi.
Ancak bu stratejik birliktelik uzun ömürlü olmadı. 2015 sonrasında Suudi Arabistan’ın rejim güvenliği ve statükonun korunmasını önceleyen yaklaşımı ile BAE’nin askerî, ekonomik ve diplomatik nüfuzunu genişletmeye dayalı politikası giderek çatışmaya başladı. Böylece aynı cephede başlayan ilişki, zamanla çok sayıda kriz alanında rekabete evrildi.
Bu çıkar çatışması Sudan’dan İran’a, Somali’den Katar’a ve özellikle Yemen’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada hissedildi. Yemen iç savaşı ise bu ayrışmanın en görünür hâle geldiği saha oldu.
Suudi Arabistan ile BAE’nin birlikte yer aldığı Yemen koalisyonunda, BAE’nin 2017’den itibaren ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi’ni desteklemesi, sahadaki dengeleri Suudilerin aleyhine çevirdi.
GGK’nin limanlar ve stratejik bölgeler üzerindeki kontrolünü artırması, Riyad açısından Yemen’in fiilen bölünmesi riskini beraberinde getirdi. Gerilim, 2025 yılı sonunda Suudilerin bir BAE gemisini vurmasıyla askerî bir boyut kazandı. Ardından GGK dağıtıldı ve kontrol ettiği bölgeler Suudi destekli Hadi hükümetine devredildi. Bu tablo, iki ülkenin Yemen’de artık aynı hedefe sahip olmadığını açık biçimde ortaya koydu.
Bu süreçte Suudi Arabistan’ın bölgesel yaklaşımı da köklü bir değişim geçirdi. 2019’da Husilerin ARAMCO tesislerini hedef alması ve 7 Ekim sonrasında İsrail’in artan saldırganlığı, Riyad’ı uzun vadeli çatışmaların maliyetini yeniden düşünmeye itti. Suudi Arabistan bu noktadan itibaren bölgesel istikrarı ve öngörülebilirliği merkeze alan bir dış politikaya yöneldi.
Bu yeni çizgi kapsamında 2021’de Katar’a uygulanan ambargo kaldırıldı, 2022’de Türkiye ile Kaşıkçı krizi sonrası bozulan ilişkiler normalleştirildi, 2023’te ise Çin arabuluculuğunda İran ile diplomatik uzlaşı sağlandı. Bu uzlaşı, dolaylı olarak Husilerle çatışmasızlık zeminini de güçlendirdi.
Suudi Arabistan çatışmaları donduran ve ekonomik dönüşüme alan açan bir aktöre evrilirken, BAE tam tersine bölgesel nüfuzunu vekil güçler ve askerî angajmanlar üzerinden genişletmeye devam etti. Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetleri’ni desteklemesi, Yemen’de GGK’ye, Libya’da Hafter’e arka çıkması, Somaliland’ı tanıması ve İsrail ile artan ticari, ekonomik ve askerî ilişkileri, Abu Dabi’yi Arap dünyasında farklı bir noktaya taşıdı.
Bu nedenle BAE, Arap kamuoyunda giderek daha fazla İsrail’in bölgesel çıkarlarını dolaylı biçimde taşıyan bir aktör, hatta “İsrail’in Truva atı” olarak algılanmaya başladı. Buna karşılık Suudi Arabistan, İsrail ile daha temkinli ve kontrollü bir normalleşme çizgisi izleyerek Arap dünyasındaki liderlik iddiasını korumaya çalıştı.
Bugün gelinen noktada Suudi Arabistan–BAE ilişkileri, kişisel ya da ideolojik bir gerilimden ziyade iki farklı bölgesel düzen tasavvurunun çatışması olarak okunmalıdır. Suudi Arabistan, istikrarı ve statükoyu önceleyen bir düzen kurucu aktör olma yolunda ilerlerken; BAE, sınırlı nüfusuna rağmen askerî ve ekonomik araçlarla orantısız etki üretmeyi hedefleyen revizyonist bir güç olarak öne çıkmaktadır. Bu ayrışma derinleştikçe, Körfez içi rekabet Ortadoğu’nun pek çok kriz başlığında belirleyici olmaya devam edecektir.