Orta Doğu, yaklaşık bir asırdır savaşlarla, darbelerle, işgallerle, istikrarsızlıklarla ve bitmeyen krizlerle anılan bir coğrafyaya dönüştü. Bugün Gazze’de bombaların altındaki çocuklar, Şam’ın yıkılmış sokakları, Bağdat’ın tutmayan barışı, Sana’da açlığa mahkûm milyonlar ve Beyrut’ta tükenmeyen siyasi kriz; aslında aynı tarihsel zincirin birbirine eklenen halkalarıdır. Bu zincirin başlangıç noktası ise çoğu zaman bilinçli biçimde görmezden gelinir: Osmanlı’nın son döneminde yürütülen büyük plan

Bugün Orta Doğu’da yaşanan hiçbir krizi, bu tarihsel kırılmayı doğru okumadan anlamak mümkün değildir. Çünkü burada yalnızca devletler yıkılmadı; bir siyasal bilinç, bir medeniyet düzeni ve bir ümmet tasavvuru da parçalandı.

Osmanlı Devleti’nin çöküşü yalnızca askerî bir yenilgi değildir. Bu, aynı zamanda siyasi, sosyolojik ve zihinsel bir çözülüştür. Yüzyıllar boyunca farklı etnik, mezhepsel ve kültürel unsurları tek bir siyasi çatı altında yaşatabilmiş bir düzen, Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte sistemli biçimde hedef alınmıştır. İngiltere ve Fransa başta olmak üzere sömürgeci güçler yalnızca cephelerde savaşmamış; istihbarat, propaganda, yerel aşiretleri kışkırtma, ayrılıkçı damarları besleme ve vaatler üzerinden sadakat satın alma yöntemlerini eş zamanlı olarak işletmişlerdir.

Bu sürecin sahadaki en kritik figürlerinden biri Mekke Emiri Şerif Hüseyin’dir.

Şerif Hüseyin isyanı, çoğu anlatıda “Arapların özgürlük mücadelesi” olarak sunulsa da tarihî belgeler bu anlatıyı büyük ölçüde boşa çıkarmaktadır. İngiliz arşivleri, Lawrence’ın raporları ve dönemin diplomatik yazışmaları açıkça göstermektedir ki bu isyan, Londra merkezli büyük bir planın yerel ayağıdır. İngiliz istihbarat subayı T. E. Lawrence, Şerif Hüseyin’e Osmanlı’dan koparılacak topraklar üzerinde büyük bir Arap krallığı vaat ederken; aynı günlerde İngiltere ve Fransa, Sykes–Picot masasında bu toprakları kendi aralarında çoktan paylaşmış bulunuyordu. Hüseyin’e vaat edilen bağımsızlık, gerçekte hiçbir zaman var olmamıştır.

Şerif Hüseyin isyanı başarıya ulaştığında ortaya çıkan sonuç, bağımsız ve güçlü bir Arap devleti değil; sınırları masa başında çizilmiş, iç dengeleri kırılgan, sürekli dış müdahaleye açık küçük siyasal yapılardır. Hüseyin’in oğulları Irak, Ürdün ve Hicaz’da tahta oturtulmuş; ancak bu tahtların gerçek sahipleri hiçbir zaman halklar olmamıştır. Kısa süre sonra Suud ailesi, Vahhabi yayılması ve İngiliz destekli yeni düzen, Hâşimi hattını da tasfiye etmiştir. Şerif Hüseyin ise hayatının sonunu sürgün ve hayal kırıklığı içinde geçirmiştir.

Bu tablo yalnızca bir kişinin siyasi yenilgisi değil; ümmet coğrafyasının içeriden çökertilmesinin sembolik özetidir.

1916 Sykes–Picot Anlaşması yalnızca sınırları değil, halklar arasına kan, kin, mezhep ve etnik fay hatlarını da döşemiştir. Irak, Şii–Sünni–Kürt dengesi üzerine kırılgan biçimde kurulmuş; Suriye, azınlık iktidarıyla baskı rejimine mahkûm edilmiş; Lübnan, mezhep kotası üzerine inşa edilmiş; Filistin ise baştan sona bir sömürge projesinin laboratuvarına dönüştürülmüştür.

Ancak burada çoğu zaman özellikle görmezden gelinen bir gerçek daha vardır: Bu anlaşmalar yapılırken Osmanlı’nın mirası yalnızca yeni devletlere dağıtılmadı; Kürt halkı da tarihsel olarak yetim bırakıldı.

Osmanlı’dan sonra Araplara devletler verildi, Türkler Anadolu’ya çekildi, Yahudilere Filistin sahası açıldı; fakat milyonlarca Kürt, dört parçaya bölünerek ne devlete kavuştu ne de siyasal güvenliğe. Irak’ta bir azınlık, Suriye’de bir tehdit, Türkiye’de bir sorun, İran’da ise bir tampon güç olarak konumlandırıldılar. Harita çizilirken Kürtler bilerek ve isteyerek sahipsiz bırakıldı. Bu, Sykes–Picot’un en derin, en kalıcı ve en travmatik kırılmalarından biridir.

1948’de İsrail’in kurulması ise bu kirli paylaşımın en ağır, en kanlı ve en süreklileşmiş sonucudur. Bugün Filistin’de yaşananlar yalnızca bir toprak meselesi değildir; bu, yüz yılı aşan sistemli bir işgalin, sürgünün, kimlik silme ve hafıza yok etme politikasının devamıdır. Gazze artık yalnızca bir şehir değil, insanlığın vicdan sınavına dönüşmüş bir açık hapishanedir.

Batı’nın insan hakları söylemi Gazze’de duvara çarpmakta, uluslararası hukuk İsrail söz konusu olduğunda askıya alınmakta, demokrasi ve özgürlük iddiaları bombaların altında paramparça olmaktadır. Bu durum, Sykes–Picot zihniyetinin hâlâ yürürlükte olduğunun en somut göstergesidir.

2011 sonrası Arap Baharı süreci de bu tarihsel zincirin dışına çıkamamıştır. Libya parçalanmış, Suriye iç savaşa sürüklenmiş, Yemen tarihin en ağır insani felaketlerinden biriyle baş başa bırakılmış, Mısır’da sandıkla gelen iktidar darbeyle devrilmiştir. Haritalar değişmemiş gibi görünse de haritaların içi boşaltılmış, devletler var ama iradeleri dağıtılmıştır.

Bugün Orta Doğu’da birçok ülke vardır; fakat çoğunun güvenlik mimarisi, ekonomik kararları ve siyasi dengeleri kendi başkentlerinde belirlenmemektedir. Bayrak vardır ama irade dışarıdan şekillenmektedir. Çünkü Sykes–Picot artık bir anlaşma değil, bir yönetim modelidir.

Gazze bugün bu modelin en çıplak ve en acımasız uygulandığı yerdir. Gazze yalnızca bombalanan bir şehir değil; harita üzerinden kurulan düzene boyun eğmeyen bir iradenin cezalandırıldığı yerdir.

Bugün Ortadoğu’ya bir yüzyıldır sürekli şu üç şey üretilmektedir: Yapay sınırlar, kalıcı krizler ve derin bağımlılık.

Asıl sorun artık şudur: Ortadoğu’daki krizlerin nedeni tarihsel düşmanlıklar değil; bilinçli şekilde sürdürülen bir jeopolitik tasarımdır. Bu tasarımda halkların huzuru değil, dengelerin kontrolü esastır.

Sykes–Picot’tan bugüne değişen yalnızca aktörlerdir. Dün İngiltere ve Fransa vardı, bugün ABD ve küresel güçler var. Ancak harita üzerinden yönetme aklı hiç değişmedi.

Ve artık şu gerçek açıkça söylenmelidir: Ortadoğu’nun sorunu yeni sınırlar çizmek değil, haritaların üzerine çöken vesayet aklını kaldırmaktır.

Gazze yalnız bir şehir değil, parçalanmış bir ümmetin aynasıdır. Kürdü yetim, Arabı bölünmüş, Türkü kuşatılmış, Filistinlisi sürgün edilmiş bu coğrafyada kanın durması ancak zihinsel sınırların yıkılmasıyla mümkündür.

Çünkü haritayı kim çiziyorsa kaderi de o yazmaktadır.

Ve Orta Doğu, hâlâ harita üzerinden yönetilen bir coğrafya olmaya devam etmektedir.