2025 yılının son günlerinde İran’da patlak veren protestolar, yüzeyde ekonomik taleplerle başlamış olsa da kısa sürede sistem karşıtı bir niteliğe bürünerek rejimin meşruiyetini sorgulayan bir krize dönüşmüştür.

İran riyalindeki hızlı değer kaybı, kronikleşen enflasyon, işsizlik ve alım gücünün dramatik biçimde düşmesi, toplumsal sabrın sınırlarını zorlamış; özellikle şehir ekonomisinin bel kemiğini oluşturan esnaf kesimi bu sürecin fitilini ateşlemiştir.
Bu durum, İran’daki önceki protesto dalgalarından ayrışan en kritik unsurdur. Zira tarihsel olarak İran Büyük Pazarı (Bâzâr) yalnızca ekonomik bir merkez değil, aynı zamanda devrim sonrası rejimin en güçlü toplumsal ve ideolojik dayanaklarından biri olmuştur. Esnafın ve ticaret erbabının harekete geçmesi, yalnızca ekonomik hoşnutsuzluğu değil, rejimle kurulan tarihsel ittifakın çözülmeye başladığını da göstermektedir. Bu çözülme, protestoların sınıfsal sınırları aşarak işçilerden öğrencilere, entelektüellerden taşra halkına kadar geniş bir toplumsal tabana yayılmasını hızlandırmıştır.
Önceki protestolarda rejimin refleksi çoğunlukla “dış güçler”, “emperyalist komplolar” ve “istihbarat operasyonları” söylemi etrafında şekillenmişti. Ancak bu kez dikkat çekici bir kırılma yaşanmıştır. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın, yaşanan krizin kaynağını doğrudan dış aktörlere yüklemek yerine, yönetimsel hatalara ve yapısal sorunlara işaret etmesi, rejim içindeki çatlağın kamuoyuna yansıması açısından tarihsel bir eşik olarak değerlendirilebilir. Bu açıklama, bir yandan toplumun öfkesini yatıştırma amacı taşırken, diğer yandan devlet elitleri arasında da ciddi bir fikir ayrışmasının varlığını açığa çıkarmaktadır.
Protestoların kontrol edilemez bir ayaklanma sürecine evrilmesi, rejimin sert güvenlik tedbirlerine başvurması ve bunun bir iç çatışma atmosferine dönüşmesi, kaçınılmaz olarak dış müdahale senaryolarını da gündeme getirmektedir. Nitekim ABD eski Başkanı Donald Trump’ın, “Eğer İran barışçıl protestocuları vurur ve şiddetle öldürürse, ABD onların yardımına gelecektir.” şeklindeki açıklaması, bu ihtimalin yalnızca teorik olmadığını göstermektedir.
Ancak asıl tehlike, böylesi bir müdahalenin İran’ı istikrara kavuşturmak yerine, Suriye ve Irak benzeri bir parçalanma sürecine sürüklemesi ihtimalidir. İran, yüzölçümü, nüfus büyüklüğü, jeopolitik konumu ve etnik-dini çeşitliliği itibarıyla parçalanması hâlinde yalnızca kendi sınırları içinde değil, tüm Orta Doğu’da uzun süreli bir kaos üretme potansiyeline sahiptir.
90 milyonu aşan İran nüfusu, sanıldığının aksine homojen bir yapıdan uzaktır. Farslar, yaklaşık %55’lik oranla nüfusun çoğunluğunu oluşturmakta ve ağırlıklı olarak İran’ın iç ve merkezi bölgelerinde yaşamaktadır. Ancak bu çoğunluk, ülkenin siyasal ve bürokratik yapısına hâkim olmakla birlikte, tek başına toplumsal bütünlüğü garanti edecek bir unsur değildir.
Nüfusun yaklaşık %25’ini oluşturan Türkler, ülkenin batısında Tebriz ve çevresinde (Azerbaycan Türkleri), güneyde Şiraz ve çevresinde (Kaşkay Türkleri), doğuda ise Horasan bölgesinde yoğunlaşmaktadır. Türk nüfus, tarihsel olarak devlet yapısının içinde yer almış, ayrılıkçı hareketlere mesafeli durmuş ve İran’ın bütünlüğü konusunda temkinli bir tutum sergilemiştir.
Kürtler, İran nüfusunun yaklaşık %10’unu oluşturmakta ve Kürdistan, İlam ve Kirmanşah eyaletlerinde yaşamaktadır. Kürt kimliği, tarihsel olarak merkezî otoriteyle sorunlu bir ilişki içinde olmuş; kültürel ve siyasal talepler çoğu zaman güvenlikçi politikalarla bastırılmıştır. Arap nüfus ise özellikle Huzistan eyaletinde yoğunlaşmakta olup, İran’ın petrol ve doğal gaz kaynaklarının önemli bir kısmı da bu bölgede bulunmaktadır. Bu durum, Huzistan’ı hem ekonomik hem de stratejik açıdan son derece hassas bir bölge hâline getirmektedir.
Mezhepsel açıdan bakıldığında İran toplumu yaklaşık %90 oranında Şii kimliğe sahiptir. Bu durum, rejimin ideolojik meşruiyetinin temel dayanaklarından biridir. Ancak Kürtler ve Beluciler gibi Sünni nüfusa sahip gruplar, özellikle dış müdahale ve merkezî otoritenin zayıflaması durumunda, ayrılıkçı eğilimlerin en güçlü biçimde ortaya çıkabileceği kesimler olarak öne çıkmaktadır. Olası bir kaos ortamında Şii kimliğin rejime sadakati sürdürmesi muhtemel olsa da, Sünni bölgelerde kontrolün hızla kaybedilmesi ihtimali göz ardı edilemez.
Bununla birlikte, İran’ı Suriye ve Irak ile birebir kıyaslamak analitik açıdan eksik kalacaktır. İran, köklü bir Fars devlet geleneğine, güçlü bir bürokrasiye ve tarihsel sürekliliği olan bir yönetim kültürüne sahiptir. Bu yapı, devletin kriz anlarında dahi tamamen çözülmesini zorlaştıran bir direnç üretmektedir. Ordu, Devrim Muhafızları, bürokrasi ve dinî kurumlar arasındaki çok katmanlı denge, rejimin ani bir çöküşten ziyade uzun süreli ve sancılı bir dönüşüm sürecine girmesine neden olabilir.
Sonuç olarak İran’da yaşanan protestolar, yalnızca ekonomik bir memnuniyetsizliğin dışavurumu değil; devlet-toplum ilişkilerinin, rejimin meşruiyetinin ve bölgesel dengelerin yeniden sorgulandığı tarihsel bir kırılma anıdır. Olası bir iç savaş ya da dış müdahale, İran’ı bölünmüş bir coğrafyaya dönüştürme riskini barındırırken, bu senaryo Orta Doğu’yu daha da istikrarsızlaştıracak, mezhep ve etnik fay hatlarını derinleştirecektir.
Bu nedenle İran meselesi, yalnızca Tahran’ın değil; Ankara’dan Bağdat’a, Şam’dan Körfez’e kadar tüm bölgenin geleceğini yakından ilgilendiren bir bölgesel kader meselesi olarak ele alınmalıdır. İran’ın istikrarı, paradoksal biçimde, Orta Doğu’nun kırılgan dengeleri açısından hâlâ en az kötü senaryo olarak durmaktadır.
ABD’nin eski CIA Direktörü ve Dışişleri Bakanı’nın şu sözleri, sürecin dış boyutuna dair çarpıcı bir ipucu sunmaktadır:
“Sokaklardaki İranlılara mutlu yıllar.
Ayrıca yanlarında yürüyen her Mossad ajanına da.”
Bu ifade, İsrail istihbaratının ve dış aktörlerin İran’daki kırılganlığı derinleştirmek için sahada aktif olmaya devam edeceğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Mossad ajanlarının İran’ı karıştırmaya yönelik faaliyetlerinden vazgeçmeyecekleri ise artık gizlenmeyen bir gerçek olarak ortadadır.