Dünyanın siyasi atlasında bazı ülkelere baktığınızda, haritanın satır aralarında görünmez bir baskının dolaştığını hissedersiniz. Demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi evrensel kavramlarla süslenen bu baskı; çoğu zaman enerji damarlarına, maden yataklarına ve stratejik geçiş hatlarına uzanan küresel bir güç mücadelesinin parçasıdır. İşte Venezuela, tam da bu mücadelenin en çarpıcı, en çıplak ve en öğretici örneklerinden biridir.
Dünyanın siyasi atlasında bazı ülkelere baktığınızda, haritanın satır aralarında görünmez bir baskının dolaştığını hissedersiniz. Demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi evrensel kavramlarla süslenen bu baskı; çoğu zaman enerji damarlarına, maden yataklarına ve stratejik geçiş hatlarına uzanan küresel bir güç mücadelesinin parçasıdır. İşte Venezuela, tam da bu mücadelenin en çarpıcı, en çıplak ve en öğretici örneklerinden biridir.
Günümüz uluslararası sisteminde Venezuela yalnızca bir Latin Amerika ülkesi değildir; devasa petrol rezervleri, nadir maden yatakları ve stratejik konumuyla bir ülkenin zenginliğinin nasıl küresel bir çekişme merkezine dönüşebileceğini tüm sertliğiyle gösteren bir laboratuvardır. ABD–Venezuela gerilimi de bu zenginliklerin çevresinde şekillenen; ekonomi, siyaset ve jeopolitik eksenlerin birbirine dolandığı uzun soluklu bir çatışmadır.
Bu gerilimin köklerine indiğinizde karşınıza hep aynı tarihsel çizgi çıkar: 1823 Monroe Doktrini. O tarihten itibaren Washington, Latin Amerika’yı yalnızca “korunması gereken bir kıta” olarak değil, küresel etki alanının vazgeçilmez bir parçası olarak gördü. 20. yüzyıl boyunca Guatemala’dan Şili’ye kadar pek çok ülkeye doğrudan ya da dolaylı müdahalelerin gerçekleşmesi, bu politikanın pratik yansımalarıydı. Zengin yeraltı kaynaklarıyla Venezuela da bu müdahale hattının merkezinde yer alıyordu.
Petrolün keşfiyle birlikte Amerikan enerji şirketleri bölgeye yerleşti ve Venezuela uzun yıllar Washington’un enerji tedarik zincirindeki en kritik halkalardan biri hâline geldi. Ancak 1998’de Hugo Chávez’in iktidara gelişi tüm dengeleri altüst eden bir dönüşümün başlangıcı oldu. Chávez yalnızca bir lider değil; Latin Amerika’da ABD merkezli tek kutuplu düzene karşı çıkan yeni bir siyasi hattın öncüsüydü. Petrolü millîleştirdi, enerji gelirlerini halkı önceleyen sosyal programlarla birleştirdi ve Rusya, Çin, İran, Küba gibi aktörlerle yeni ittifaklar kurdu. Bu adımlar Washington’da sadece siyasi bir meydan okuma olarak değil, enerji güvenliğine yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüldü.
2002’deki darbe girişimi, Venezuela’nın artık sıradan bir bölgesel ülke değil; küresel güçlerin bilek güreşi yaptığı bir alan hâline geldiğini gösterdi. Chávez’in geri dönüşü ise ABD–Venezuela hattındaki çatışmanın daha da sertleşmesine yol açtı.
Chávez sonrası dönemde Nicolas Maduro sadece ekonomik krizlerle değil, uluslararası baskılarla da mücadele etmek zorunda kaldı. ABD’nin PDVSA’ya uyguladığı ağır ambargolar, altın ticaretinin engellenmesi, Venezuela’nın dış varlıklarının dondurulması ve 2019’da Juan Guaidó’nun “geçici başkan” olarak tanınması bu gerilimin açık göstergeleriydi. Ekonomik kuşatma derinleştikçe Maduro yönetimi yeni ittifaklara yöneldi: Çin’den büyük altyapı ve kredi yatırımları, Rusya’dan enerji ve savunma ortaklıkları, İran’dan teknoloji ve dayanıklılık desteği…
Bu gelişmeler Latin Amerika’da alışılmış siyasi manzarayı değiştirdi. ABD’nin “arka bahçesi” olarak tanımladığı bölge, artık çok kutuplu bir güç rekabetinin sahasına dönüşüyordu.
Ancak bu gerilimi yalnızca ideolojik bir kutuplaşma olarak okumak eksik kalır. Çünkü Venezuela’nın kalbinde atan gerçek, ideolojiden çok daha somuttur: zenginliğin doğurduğu jeopolitik risk. Bugün ABD’nin sert çatışmalar yaşadığı coğrafyaların büyük çoğunluğu —Irak, Libya, İran, Kongo— stratejik enerji ve maden yataklarına sahiptir. Venezuela ise bu örüntünün zirvesinde yer alır.
Yaklaşık 300 milyar varili aşan kanıtlanmış petrol rezervleriyle Venezuela dünyanın en büyük enerji havzalarından biridir. Orinoco Altın Kemeri başlı başına bir maden imparatorluğudur. Elektronik ve savunma sanayisinin kritik unsurlarından olan koltan, Venezuela’yı Latin Amerika’nın en güçlü potansiyel üretim merkezlerinden biri hâline getirir. Geniş doğalgaz sahaları, boksit ve demir cevheri rezervleri eklendiğinde ortaya çıkan tablo nettir: Venezuela, 21. yüzyılın tüm kritik kaynaklarının kesiştiği bir noktadır.
Bu nedenle ülke yalnızca ekonomik değil; askeri, siyasi ve jeostratejik rekabetin de ortak hedefi hâline gelmiştir. Çin ve Rusya’nın Venezuela’daki varlığı Washington’u tedirgin ederken, İran ile kurulan yakın ilişkiler ülkeyi klasik Batı ekseninin dışına taşımıştır. Böylece Venezuela, yalnızca iç krizle boğuşan bir devlet olmaktan çıkıp yeni dünya düzeninin sınandığı bir jeopolitik laboratuvara dönüşmüştür.
Bugün Venezuela ağır yaptırımların yıpratıcı baskısı altında ayakta durmaya çalışıyor. Bir yandan ekonomik toparlanmayı hedefliyor; diğer yandan küresel eksenlerle kurduğu yeni ilişkiler üzerinden uluslararası sistemde kendine alan açmaya çalışıyor. Bu süreç her ne kadar zorlu olsa da Venezuela’nın durduğu nokta uluslararası siyasetin en sade gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor:
Bir ülke ne kadar zenginse, küresel güç mücadelesinin o kadar ortasındadır.
Venezuela’nın yaşadığı gerilim, zenginliğin her zaman güç getirmediğini; bazen de ağır bir bedel, uzun bir mücadele ve küresel bir kuşatma getirdiğini gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.
Bu nedenle Venezuela’nın hikâyesi sadece bir ülkenin hikâyesi değildir; uluslararası politikanın görünmeyen yüzünü anlamak için kritik bir pusuladır.