Suriye, modern Orta Doğu’nun en ağır tarihsel kırılmalarından birini yaşayan ülkelerden biridir. On yılı aşkın süredir devam eden savaş, yalnızca şehirleri, altyapıyı ve ekonomik kaynakları değil; devlet fikrini, toplumsal güveni ve ortak gelecek tahayyülünü de büyük ölçüde tahrip etmiştir. Bugün Suriye meselesi, salt bir iç savaşın sonucu olarak değil; tarihsel mirasın, siyasal tercihlerin ve bölgesel-küresel müdahalelerin iç içe geçtiği yapısal bir kriz olarak ele alınmak zorundadır.
Suriye’yi kaostan kurtaracak yegâne yol, etnik ve mezhepsel farklar üzerinden yeni ayrışmalar üretmek değildir. Aksine çözüm; tarihsel hatalarla yüzleşen, siyasal yapıyı dönüştüren ve tüm toplumsal kesimleri kapsayan eşit yurttaşlık temelinde bir devlet anlayışının inşa edilmesinden geçmektedir. Bu tespit, yalnızca ahlaki bir çağrı değil; aynı zamanda tarihsel ve siyasal gerçekliğin dayattığı zorunlu bir sonuçtur.
Suriye’nin bugünkü krizini anlamak için Osmanlı sonrası döneme dönmek gerekir. Osmanlı idaresi altında Suriye coğrafyası, güçlü bir merkeziyetçilikten ziyade yerel dengelerle ayakta duran, çok kimlikli bir toplumsal yapıya sahipti. Ancak Birinci Dünya Savaşı sonrası Fransız Mandası ile birlikte bu yapı köklü biçimde sarsıldı. Fransa’nın uyguladığı böl-parçala-yönet politikaları; mezhepsel, etnik ve bölgesel ayrımları derinleştirdi, bu ayrımları siyasal birer araç hâline getirdi. Böylece Suriye’de modern devlet, kapsayıcı bir vatandaşlık sözleşmesi üzerine değil; kırılgan dengeler ve kimlik temelli ayrımlar üzerine inşa edildi.
Bağımsızlık sonrası dönemde yaşanan darbeler, istikrarsızlık ve kısa ömürlü yönetimler, güçlü bir devlet fikrini daha da zayıflattı. 1963’te Baas Partisi’nin iktidara gelişiyle birlikte ise Suriye’de yeni bir siyasal dönem başladı. Baas ideolojisi, teoride Arap milliyetçiliği, sosyal adalet ve laiklik iddiası taşısa da pratikte güçlü bir güvenlik devleti inşa edildi. Siyasal iktidar, dar bir elitin elinde merkezileştirildi; toplum ile devlet arasındaki ilişki rıza üzerinden değil, baskı ve denetim üzerinden kuruldu.
Bu süreçte devlet, birleştirici bir çatı olmaktan uzaklaşarak belirli grupların çıkarlarını koruyan bir yapıya dönüştü. Siyasal katılımın sınırlanması, muhalefetin bastırılması ve hukukun yürütmenin gölgesinde kalması, toplumsal taleplerin meşru kanallardan ifade edilmesini imkânsız hâle getirdi. 2011’de başlayan halk hareketleri, işte bu uzun tarihsel birikimin kaçınılmaz bir sonucuydu. Başlangıçta özgürlük, adalet ve onur talepleriyle ortaya çıkan bu süreç, rejimin sert müdahalesi ve dış aktörlerin devreye girmesiyle kısa sürede silahlı çatışmaya evrildi.
İç savaşın derinleşmesinde en yıkıcı faktörlerden biri, siyasal mücadelenin kimlik eksenine kaydırılması oldu. Etnik ve mezhepsel kimlikler, hem iç aktörler hem de dış güçler tarafından bir mobilizasyon aracına dönüştürüldü. Bu durum, Suriye toplumunda tarihsel olarak var olan birlikte yaşama kültürünü aşındırdı; karşılıklı güvensizliği kalıcı hâle getirdi. Kimlik siyaseti, çözüm üretmek yerine çatışmayı derinleştirdi ve toplumsal yarılmaları onarılması güç bir noktaya taşıdı.
Siyasal açıdan bakıldığında, Suriye’de yaşanan kriz aynı zamanda başarısız bir devlet modelinin sonucudur. Aşırı merkeziyetçi, hesap vermeyen ve kapsayıcılıktan uzak bir yönetim anlayışı, ülkeyi krizlere açık hâle getirmiştir. Bugün sıkça dile getirilen “istikrar” söylemi ise çoğu zaman askeri dengeyle özdeşleştirilmektedir. Oysa askeri üstünlük, kalıcı siyasal istikrar anlamına gelmez. Tarihsel tecrübe göstermektedir ki zor yoluyla sağlanan düzenler, ilk sarsıntıda yeniden çökmeye mahkûmdur.
Suriye’nin kalıcı bir barış ve istikrara kavuşabilmesi için siyasal yapının köklü biçimde yeniden ele alınması gerekmektedir. Vatandaşlık temelli bir anayasal düzen, hukukun üstünlüğünü esas alan bağımsız bir yargı sistemi, gerçek anlamda siyasal katılımı mümkün kılan çoğulcu bir yapı ve yerel yönetimlerin güçlendirildiği dengeli bir idari model bu sürecin temel unsurlarıdır. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, sıkça iddia edildiği gibi ülkenin bölünmesi anlamına değil; aksine farklı toplumsal kesimlerin devlete aidiyet duygusunun güçlenmesine hizmet edebilir.
Bu noktada bölgesel ve küresel aktörlerin rolü de tarihsel bir eleştiriye tabi tutulmalıdır. Suriye, uzun süredir büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin hesaplaşma alanına dönüşmüş durumdadır. Vekâlet savaşları, ülkenin siyasal geleceğini Suriyelilerin elinden almış; çözümü dış güçlerin insafına bırakmıştır. Oysa tarih, dış müdahalelerle inşa edilen siyasal düzenlerin kalıcı olmadığını defalarca göstermiştir. Suriye’nin geleceği, dış başkentlerde değil; Suriye toplumunun kendi iç uzlaşısında şekillenmelidir.
Bugün Suriye açısından en hayati mesele, geçmişin rövanşını almak değil; geçmişle yüzleşerek yeni bir siyasal sözleşme inşa edebilmektir. İntikam, dışlama ve kimlik üzerinden kurulan siyasetler, yalnızca yeni çatışmaların ve yeni yıkımların önünü açar. Buna karşılık adalet, eşitlik ve ortak menfaat ilkeleri etrafında şekillenen kapsayıcı bir yönetim anlayışı, toplumsal yaraların sarılması için gerçek bir imkân sunar.
Sonuç olarak Suriye’yi kaostan kurtaracak yol; ne silahların gölgesinde kurulan kırılgan dengelerde ne de kimlikleri karşı karşıya getiren dar siyasal projelerde yatmaktadır. Tarihsel ve siyasal analiz açıkça göstermektedir ki çözüm; eşit yurttaşlığa dayalı, hukukun üstünlüğünü esas alan ve tüm toplumsal kesimleri kapsayan bir devlet anlayışındadır. Devletler, toplumlarını dışlayarak değil; onları eşit ve onurlu yurttaşlar olarak tanıyarak ayakta kalır. Suriye’nin geleceği de, bu temel ilkenin hayata geçirilip geçirilemeyeceğine bağlıdır.