İnsan bazen yürüdüğünü zanneder; oysa durdurulduğu yerde kaderle karşılaşır. Hayat, insana çoğu zaman kendi iradesinin merkezde olduğu hissini verir. Planlar yapılır, ajandalar doldurulur, hedefler belirlenir
. Zaman, insanın kontrol edebileceği bir araç gibi sunulur. Modern çağ, başarıyı hızla; değeri sonuçla; anlamı ise kazanımla ölçer. Oysa insan, her ne kadar yürüdüğünü sansa da, yolun tamamı onun iradesine bırakılmamıştır. Çünkü hayat, yalnızca tercihlerin değil; ilahî takdirin, görünmeyen hikmetin ve hesap edilemeyen müdahalelerin iç içe geçtiği bir yolculuktur.
Pakistanlı Dr. İşân Hüseyni’nin yaşadıkları, işte bu hakikatin insanın zihnine ve kalbine aynı anda dokunan ibretlik bir örneğidir.
Dr. Hüseyni, yaptığı büyük insani ve mesleki hizmetlerden dolayı ödül almak üzere uluslararası bir konferansa davet edilmiştir. Her şey planlandığı gibidir. Uçuş saati, varış zamanı, konuşma programı… Hayat, bir süreliğine kusursuz işlemektedir. Ancak gökyüzünde işler değişir. Uçakta meydana gelen teknik bir arıza ve yıldırım çarpması sonucu uçak, en yakın havaalanına zorunlu iniş yapmak zorunda kalır. Görevliler, bir sonraki uçuşun ancak 16 saat sonra gerçekleşeceğini bildirir.
Bu bekleyiş, Dr. Hüseyni için yalnızca bir gecikme değildir; aynı zamanda bir itibar, bir fırsat ve bir başarı kaybı olarak algılanır. Öfkelenir, itiraz eder:
“O toplantıya mutlaka yetişmem lazım. On altı saat bekleyemem!”
Aslında bu tepki, yalnızca bir doktorun sabırsızlığı değil; çağımız insanının ruh hâlidir. Beklemek, çağdaş insan için neredeyse bir kusur sayılır. Durmak başarısızlık, gecikmek zayıflık olarak görülür. Oysa hikmet, çoğu zaman beklemenin içine saklanmıştır. Çünkü beklemek, insanın “her şeyi ben kontrol ederim” iddiasını kırar ve onu acziyetle yüzleştirir.
Görevliler, gideceği şehrin karayoluyla yaklaşık altı saat uzaklıkta olduğunu söyler. Dr. Hüseyni, hiç düşünmeden araba kiralar ve yola çıkar. Ancak bu kez yol, insana değil; insan yola teslim olur. Şiddetli yağmur başlar, ardından sel suları yolları kapatır. Araç ilerleyemez hâle gelir. Yol biter. İşte insanın en sahici hâli burada ortaya çıkar: Çaresizlik.
Çaresizlik, insanın en dürüst aynasıdır. Çünkü insan, ancak çaresiz kaldığında gerçekten teslim olmayı ve gerçekten dua etmeyi öğrenir.
Yol kenarında eski ve mütevazı bir ev belirir. Kapı çalınır. İçeri girilir. Evde yaşlı bir kadın vardır. Elektrik yoktur, telefon yoktur, imkân yoktur. Fakat bu evde, modern dünyanın kaybettiği çok kıymetli bir şey vardır: Göğe açık bir kalp.
Doktor, telaşla telefon ister. Kadın, sükûnetle tebessüm eder:
“Evladım, burada ne telefon var ne de elektrik. Gel, biraz dinlen. Yemek ye, çay iç. Sonra düşünürsün.”
Bir süre sonra Dr. Hüseyni, yaşlı kadının namaz kıldığını ve ardından uzun uzun dua ettiğini görür. Dikkatini çeken bir başka detay daha vardır: Kadın, dua ederken bir beşiği sallamaktadır. Beşikte ise hareketsiz yatan küçücük bir bebek vardır.
Sorduğunda, yaşlı kadın gözleri dolarak anlatır: Bebek hem annesiz hem babasızdır. Ağır bir hastalığı vardır. Bölgedeki hiçbir doktor çare bulamamıştır. Ancak bir isim duymuştur: İşân Hüseyni. “Şifası ondadır” demişlerdir. Uzakta olduğu için günlerdir Allah’a dua etmektedir. Başka tutunacak dalı yoktur.
İşte tam bu noktada hikâye, insan aklının sınırlarını aşar.
Dr. Hüseyni, titreyen bir sesle konuşur:
“Teyzeciğim… Allah senin duanı kabul etti. Senin duan yıldırımları çaktırdı, uçağı yere indirdi; selleri akıttı, yolları kapattı ve beni bu kapıya getirdi. Ben… Dr. İşân Hüseyni’yim.”
Bu an, yalnızca bir bebeğin değil; iki insanın da kaderle yüzleştiği andır. Yaşlı kadın, duasının kabul edilişine şahit olur. Doktor ise hayatın yalnızca kendi planlarıyla ilerlemediğini idrak eder. Anlar ki insan bazen durdurulur; çünkü bir yerde onu bekleyen bir dua vardır.
Bu hikâye bize şunu öğretir:
Her gecikme kayıp değildir.
Her engel ceza değildir.
Her aksilik anlamsız değildir.
Dua, pasif bir bekleyiş değil; aktif bir teslimiyettir. İnsan elinden geleni yapar, sonra sonucu Allah’a bırakır. İşte kaderle kurulan en sahih bağ budur.
Bugün dünyada en çok kaybettiğimiz şey hız değil; hikmettir. En çok unuttuğumuz şey güç değil; teslimiyettir. Kalplerimiz doludur ama dualarımız yarımdır. Planlarımız kusursuzdur ama sabrımız eksiktir.
Oysa bazen bir uçağın gecikmesi, bir yolun kapanması, bir kapının çalınması gerekir. Çünkü bir yerde, bir kalpte, bir beşikte sizi bekleyen bir dua vardır.
İnsan yürür; fakat yolu Allah çizdirir.
İnsan ister; fakat zamanı Allah belirler.
Ve insan bazen durdurulur…
Çünkü kader, dua ile buluşacağı noktayı asla şaşırmaz.