ABD–İsrail ile İran arasında giderek derinleşen bölgesel gerilim, 2 Mart’ta Hizbullah’ın Hayfa’ya yönelik gerçekleştirdiği füze saldırısıyla yeni ve daha tehlikeli bir evreye girmiştir.
Bu saldırıyı bir kırılma noktası olarak değerlendiren İsrail, Lübnan’da Hizbullah’ın ana üslenme alanları olarak bilinen Dahiye (Güney Beyrut), Nebatiye, Sur ve Bekaa Vadisi’ni yoğun hava bombardımanına tabi tutarak çatışmayı açık bir cephe savaşına dönüştürmüştür.
İsrail’in 4 Mart’ta Litani Nehri’nin güneyinin tahliye edilmesi yönünde yaptığı uyarı, yalnızca bir güvenlik önlemi değil; aynı zamanda tarihsel olarak “güvenlik kuşağı” oluşturma stratejisinin yeniden devreye sokulduğunu göstermektedir.
Nitekim 12 Mart’ta Zahrani Nehri’nin güneyinin de tahliye edilmesi çağrısı, bu stratejinin aşamalı bir işgal planına dönüştüğünü açıkça ortaya koymuştur. Bu durum, İsrail’in yalnızca anlık bir askeri karşılık vermediğini; aksine uzun vadeli bir coğrafi ve demografik yeniden şekillendirme hedefi güttüğünü düşündürmektedir.
Hava saldırılarının kesintisiz devam ettiği bu süreçte İsrail’in kara harekâtına yönelmesi, çatışmanın doğasını daha da sertleştirmiştir. Ancak Güney Lübnan’ın sarp ve engebeli coğrafyası, klasik konvansiyonel savaş doktrinlerine alışkın olan İsrail ordusu için ciddi bir dezavantaj oluşturmaktadır.
Buna karşılık Hizbullah’ın yıllardır bu coğrafyada geliştirdiği asimetrik savaş kabiliyeti, örgüte önemli bir taktik üstünlük sağlamaktadır. Vur-kaç saldırıları, yeraltı tünel ağları ve pusu taktikleriyle İsrail birliklerini yıpratmayı hedefleyen Hizbullah, sahayı bir “yıpratma savaşı”na dönüştürerek zaman faktörünü kendi lehine çevirmeye çalışmaktadır.
Öte yandan, 2 Mart’tan itibaren hız kazanan kitlesel göç hareketi, çatışmanın yalnızca askeri değil, aynı zamanda insani ve sosyopolitik boyutunu da gözler önüne sermektedir. Yerinden edilenlerin sayısının 1.200.000’i aşması, Lübnan’ın zaten kırılgan olan toplumsal ve ekonomik yapısını daha da derin bir krize sürüklemektedir.
Litani Nehri üzerindeki köprülerin hedef alınması ise salt askeri bir taktik olmanın ötesinde, sivillerin geri dönüşünü zorlaştırmaya yönelik bilinçli bir strateji olarak değerlendirilebilir. Bu durum, sahada fiilî bir “demografik boşaltma” sürecinin işletildiğine dair güçlü emareler sunmaktadır.
Tarihsel perspektiften bakıldığında, İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik bu tür hamleleri yeni değildir. 1982 Lübnan işgali ve sonrasında oluşturulan güvenlik kuşağı politikası, benzer gerekçelerle hayata geçirilmiş; ancak uzun vadede İsrail açısından sürdürülebilir olmamıştır.
Bugün yaşanan gelişmeler, geçmişin bu deneyimlerinin yeniden sahaya yansıtıldığını, ancak değişen bölgesel dengeler ve İran’ın artan nüfuzu nedeniyle daha karmaşık bir denklemle karşı karşıya olunduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak, mevcut tablo yalnızca İsrail ile Hizbullah arasındaki sınırlı bir çatışmayı değil; ABD, İran ve bölgedeki diğer aktörlerin dolaylı olarak dahil olduğu çok katmanlı bir güç mücadelesini yansıtmaktadır.
Bu mücadele, askeri cephede olduğu kadar siyasi, demografik ve psikolojik boyutlarıyla da şekillenmekte; Orta Doğu’nun geleceğini belirleyecek daha geniş ölçekli bir dönüşümün habercisi olarak değerlendirilmektedir.