Bizi Kim Yönetiyor: Orwell mi, Huxley mi?

Abdulhalim Velioğlu

Yayınlanma

Yıllar önce Platon’un Devlet adlı eserini okurken ütopya düşüncesinin dünyasına girdim. Ardından Fârâbî’nin Erdemli Şehir’i, Thomas More’un Ütopya’sı ve Campanella’nın Güneş Ülkesi gibi eserlerle tanıştım. Bu eserler, insanın nasıl daha adil, daha düzenli ve daha iyi bir toplum kurabileceği sorusuna farklı cevaplar veriyordu.

Zamanla ütopyaların karşısında duran distopyalara yöneldim. Orwell, Huxley, Zamyatin ve Burgess gibi yazarları okudukça, bu kez başka bir soruyla karşılaştım: İnsan gerçekten özgürleşiyor mu, yoksa yalnızca tahakküm biçimleri mi değişiyor?

Zamanla şunu fark ettim:

Peygamberlerin yaşadığı dönemleri bir kenara bırakırsak, tarih çoğu zaman Orwell ve Huxley gibi distopik yazarları haklı çıkaracak bir istikamette ilerlemişti. İnsan, daha özgür, daha güvenli ve daha müreffeh bir dünya kurduğunu düşünürken, kendisini başka türden tahakküm biçimlerinin içerisinde bulmuştu.

Orwell’in dünyasında insanın özgürlüğü zorla elinden alınırken…

Huxley’nin dünyasında ise insan, haz peşinden koşarak özgürlüğünden vazgeçerdi.

Sonra bir an durup düşündüm:

Tarihte yaşanan haksızlıklar ve hukuksuzluklar karşısında kilise ve feodalizm gibi güç odaklarına filozoflar tarafından zaman içerisinde yüksek sesle itirazlar yükselmiş, Locke ve Rousseau gibi düşünürlerin izinde toplum sözleşmeleri kaleme alınmış; hukukun ve bireysel hakların merkeze alındığı yeni düzenler kurulmuştu. İnsanlar, en azından önceki dönemlere kıyasla, görece daha özgür ve güvende olduklarına kanaat getirmişlerdi.

Tıpkı bugün olduğu gibi...

Fakat ya bu da büyük bir yanılgıysa?

Belki de feodalizmin biçimi değişti; fakat özü bütünüyle ortadan kalkmadı.

Dünün feodal düzeninde toprağın etrafına çekilen çitler, bugün insanın zihnini, rızasını, davranışlarını ve mahremiyetini kuşatan görünmez çitlere dönüşmüş olabilir.

Eskiden toprağa sahip olanlar gücü ellerinde tutuyordu; bugün ise veriye sahip olanlar giderek daha büyük bir güç biriktiriyor. Eskiden insanın bedensel emeği üzerinde kurulan tahakküm, bugün Shoshana Zuboff’un ifadesiyle bir tür “gözetim kapitalizmine” dönüşerek dikkatimiz, tercihlerimiz, alışkanlıklarımız ve davranışsal artıklarımız üzerinden kuruluyor.

Attığımız her adım, yaptığımız her arama, izlediğimiz her video, satın aldığımız her ürün ve hatta üzerinde uzun süre durduğumuz bir içerik bile dijital dünyada bir iz bırakıyor. Bu izler yalnızca geçmişimizi kaydetmekle kalmıyor; aynı zamanda gelecekte ne yapabileceğimizi tahmin etmek ve bizi algoritmik olarak yönlendirmek için kullanılıyor. Böylece insan, davranışları yalnızca kaydedilen değil, öngörülen ve biçimlendirilen bir girdiye dönüşüyor.

Üstelik bu sistemin en dikkat çekici tarafı, çoğu zaman zor kullanmaya ihtiyaç duymamasıdır. La Boétie’nin yüzyıllar önce “gönüllü kulluk” üzerinden sorduğu soru, bugün Byung-Chul Han’ın “psikopolitika” kavramıyla bambaşka bir bağlamda yeniden karşımıza çıkıyor. Sistem bizi tehdit ederek değil; eğlendirerek, konfor sunarak ve çoğu zaman fark ettirmeden yönlendiriyor.

Zira kendi irademizle ekranın başına geçiyoruz.

Kendi rızamızla verilerimizi paylaşıyoruz.

Kendi tercihlerimizle tüketiyoruz.

Ve bütün bunları özgür seçimlerimiz olarak görüyoruz.

Frankfurt Okulu düşünürlerinin kitle kültürü eleştirilerinde vurguladığı gibi, bir insanın önüne getirilen seçenekler onun arzularını ve tercihlerini belirliyorsa, seçim yapmak tek başına özgürlüğün garantisi olamaz.

Belki de çağımızın en önemli tahakküm biçimi, insana ne yapacağını emretmek değil, neyi isteyeceğini şekillendirmektir.

İşte tam da burada “teknolojik feodalizm” kavramı karşımıza çıkıyor.

Belki artık zorla çalıştırılan köleler değiliz; fakat gönüllü olarak kullandığımız platformların, algoritmaların ve dijital sistemlerin oluşturduğu yeni bir bağımlılık ilişkisi içerisinde yaşıyoruz. Bu yeni düzende toprağın yerini dijital platformlar, feodal lordların yerini teknoloji devleri, toprağa bağlı köylünün yerini ise bu ekosistemlere veri taşıyan bağımlı kullanıcılar alıyor.

Belki de asıl mesele, teknolojinin bizi zorlayıp zorlamadığı değildir.

Asıl mesele, bizi zorlamadan ne ölçüde yönlendirebildiğidir.

Çünkü tahakkümün en gelişmiş biçimi, insanın zincire vurulması değil; zincire ihtiyacı kalmayacak kadar kendi rızasıyla sisteme bağlanmasıdır.

Belki de geleceğin en büyük tehlikesi, teknolojinin insanı açıkça köleleştirmesi değildir. Daha büyük tehlike, insanın kendisini özgür zannederken giderek daha fazla bağımlı hâle gelmesidir.

Bu nedenle geleceğin en büyük meselesi, teknolojinin insan hayatını ne kadar kolaylaştıracağı değil; insanın teknoloji karşısında ne kadar insan kalabileceğidir.

Belki de insanlık olarak kendimize şu soruyu sormalıyız:

Teknoloji bizim için mi var olacaktır, yoksa biz giderek teknolojik sistemlerin sürdürülebilmesi için var olan kullanıcı profillerine mi dönüşeceğiz?
Kaynak: Doğruhaber Gazetesi

Yorumlar

Gazete Manşetleri

Yeni Şafak
Yeni Şafak
Türkiye
Türkiye
Akşam
Akşam
Yeni Akit
Yeni Akit
Diriliş Postası
Diriliş Postası
Sözcü
Sözcü
Sabah
Sabah
Milliyet
Milliyet
Hürriyet
Hürriyet
Türkgün
Türkgün
Yeni Birlik
Yeni Birlik
Milat
Milat
Milli Gazete
Milli Gazete
Dünya
Dünya
Yeni Çağ
Yeni Çağ
Harbi Gazete
Harbi Gazete
Doğru Haber
Doğru Haber
Takvim
Takvim
Fotomaç
Fotomaç
Aydınlık
Aydınlık
Birgün
Birgün
Cumhuriyet
Cumhuriyet
Evrensel
Evrensel
Karar
Karar
Korkusuz
Korkusuz
Sonraki Vakte Kalan
03:30:18
İmsak Namazı
İmsak
06:02
Güneş
07:28
Öğle
12:53
İkindi
15:41
Akşam
18:08
Yatsı
19:29
İstanbul Bakırköy Nöbetçi Eczaneler

İstanbul Bakırköy Nöbetçi Eczaneler

İstanbul / Bakırköy
Bakırköy Hayat Eczanesi
ZUHURATBABA MAH. KARABAL CAD. NO: 56A Bakırköy İstanbul
Sevgör Eczanesi
ZEYTİNLİK MAH. FİŞEKHANE CAD. NO: 34A Bakırköy İstanbul
Emine Eczanesi
YEŞİLKÖY MAH. İSTASYON CAD. NO: 65B Bakırköy İstanbul
Hijenya Eczanesi
ESKİ YEŞİLKÖY ASFALTI HARMAN SK. FLY İNN ALIŞVERİŞ VE YAŞAM MERKEZİ NO: 48 D: 28 Bakırköy İstanbul
Üst