İnsanlık tarihi boyunca güç sahiplerinin kullandığı en etkili yöntemlerden biri, insanların dikkatini asıl meselelerden uzaklaştırıp tali konuların peşine takmak olmuştur. Çünkü hakikatin konuşulması, adaletin sorgulanması ve hesap sorulması, zulüm düzenleri açısından çoğu zaman daha büyük bir tehdit oluşturur.
Bu nedenle “Zalimlerin belirlediği gündem hedef saptırmadır” sözü, yalnızca siyasete ilişkin bir tespit değil, aynı zamanda insanın kendisini ve içinde yaşadığı toplumu sorgulamasını gerektiren önemli bir uyarıdır.
Tunus civarında yaşadığı aktarılan Şeyh Yahya ile ilgili kıssa bu açıdan dikkate değerdir. Bir av sırasında sultanla karşılaşan Şeyh Yahya, çevresindekiler ayağa kalkmasına rağmen ayağa kalkmaz. Sultan bunun üzerine ona erkeklerin ipek giymesinin hükmünü sorar. Israr üzerine aldığı cevap ise meselenin özünü ortaya koyar: Sultan kıyafetin hükmünü sorarken, kendi kazancının ve başkalarının hakkının hesabını vermesi gereken daha büyük bir mesele vardır.
Kıssanın asıl gücü de burada ortaya çıkar. Dinî hükümlerin ayrıntıları elbette önemlidir. Ancak insan küçük bir ayrıntıya hassasiyet gösterirken büyük bir haksızlığı görmezden geliyorsa, burada ciddi bir öncelik sorunu vardır.
Namazın ayrıntılarını konuşurken kul hakkını unutmak, helal gıdanın peşine düşerken haram kazancı sorgulamamak, başkasının kıyafetini eleştirirken kendi davranışlarını muhasebe etmemek, şekle takılıp özü kaybetmenin farklı biçimleridir.
Bugün de benzer bir durumla karşı karşıya kalabiliyoruz. Toplum olarak neyi konuştuğumuz, en az ne yaptığımız kadar önemlidir. Çünkü gündem, dikkatimizi, dikkatimiz düşüncelerimizi, düşüncelerimiz de davranışlarımızı şekillendirir.
Büyük bir adaletsizlik yaşanırken küçük bir tartışmanın büyütülmesi, ekonomik veya sosyal mağduriyetlerin konuşulmaması için insanların yaşam tarzları üzerinden karşı karşıya getirilmesi ya da yolsuzluk, liyakatsizlik ve kul hakkı gibi temel meseleler yerine kişilerin görünüşlerinin ve özel tercihlerinin tartışılması, bizi asıl sorudan uzaklaştırabilir.
Bu noktada insanın kendisine sorması gereken en önemli sorulardan biri belki de şudur: “Neden tam da şimdi bunu konuşuyoruz?”
Bir gündemin çok konuşulması, onun mutlaka en önemli mesele olduğu anlamına gelmez. Bazen toplumun bütün enerjisi sonuçsuz tartışmalara harcanırken asıl sorumlular görünmez hâle gelir. İnsanlar birbirleriyle kavga eder, taraflara ayrılır ve gerçek sorun arka planda kalır.
Fakat burada önemli bir dengeyi de korumak gerekir. Her tartışmayı “gündem saptırma” olarak görmek doğru değildir. Bir dinî hükmü konuşmak da, toplumsal bir meseleyi tartışmak da kendi başına yanlış değildir. Asıl mesele, öncelikleri doğru belirlemektir. Küçük bir ayrıntıyı önemserken büyük bir zulmü görmezden gelmemektir.
Üstelik bu mesele yalnızca yöneticilerle ilgili değildir. Hepimizin hayatında sahip olduğumuz gücün büyüklüğü kadar sorumluluğumuz da vardır. Bir işveren çalışanına, bir amir personeline, bir anne baba çocuğuna karşı gücünü nasıl kullanıyor? Daha zayıf durumda olan birinin hakkını gözetiyor muyuz? Başkasının kusurunu büyütürken kendi kusurlarımızı görmezden geliyor muyuz?
Belki de en zor hesap, insanın kendisiyle yaptığı hesaptır. Başkasının yanlışını görmek kolaydır; kendi yanlışımızı kabul etmek zordur. Başkasının kazancını sorgulamak kolaydır; kendi kazancımızın kaynağını sorgulamak zordur.
Bu yüzden zaman zaman kendimize şu soruları sormamız gerekir: Kazancım temiz mi? Birinin hakkı üzerimde var mı? Bir insanın emeğini karşılıksız bıraktım mı? Sahip olduğum gücü bir başkasını ezmek için kullandım mı?
Şeyh Yahya’ya nispet edilen kıssanın bugün için en önemli mesajı belki de budur: Her konuşulan mesele, konuşulması gereken en önemli mesele değildir.
Gündemi takip edelim ama gündemin esiri olmayalım. Her tartışmaya kapılmadan önce asıl soruyu arayalım. Çünkü bazen herkes bir ayrıntıya bakarken büyük bir adaletsizlik gözden kaçabilir.
Feraset biraz da budur: Gürültünün içinden hakikatin sesini duyabilmek, görünenin arkasındaki görünmeyeni fark edebilmek ve başkasını hesaba çekmeden önce kendimizi hesaba katabilmek.
Çünkü hakikatin ölçüsü, kalabalıkların neyi konuştuğu değil; adaletin nerede olduğudur.