Türkiye’de siyasetin en büyük hastalıklarından biri, yanlışın kimin tarafından yapıldığına göre değerlendirilmesidir. Aynı olay bizim tarafımızdan yapıldığında “hata”, karşı taraf tarafından yapıldığında “skandal” olur. Bizim partimizde ortaya çıktığında “komplo” “algı operasyonu” denilir, rakibimizde ortaya çıktığında “yolsuzluk”…

Bizim belediyede soruşturma varsa “demokrasiye darbe”, karşı tarafın belediyesinde soruşturma varsa “hukukun tecellisi”…

Son dönemde CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar üzerinden yaşanan tartışma da biraz böyle bir görüntü ortaya koyuyor.

Bir tarafta operasyonların siyasi saiklerle gerçekleştirildiğini söyleyen CHP ve CHP’ye müzahir uzantı ve çevreler var. Diğer tarafta ise soruşturmalarda yer alan ses kayıtları, görüntüler, WhatsApp yazışmaları ve çeşitli dijital materyaller üzerinden hukuk gereği ciddi iddialar diyeceğimiz şeyler var.

İlk günlerde kamuoyunda operasyonların siyasi olduğu yönündeki değerlendirmeler daha güçlüydü. AK Partili belediyeler sütten çıkan ak kaşık mı? Neden AK Partili belediyelere bir operasyon yapılmıyor? Gibi sorular çok soruluyordu. CHP çevrelerinin “muhalefeti etkisizleştirme operasyonu” söylemi belirli bir karşılık buluyordu.

Fakat zaman geçtikçe ortaya çıkan kayıtlar, görüntüler ve yazışmalar tartışmanın seyrini değiştirmeye başladı. Şaban Sevinç bile artık bu operasyonları savunamıyor isyan ediyordu.

Şimdi insanların kafasında daha farklı bir soru var:

“Bütün bunlar gerçekse, mesele yalnızca siyasi bir operasyon mu?” CHP ve müzahir çevrelerin de burada kendisine sorması gereken başka bir soru var:

Bir belediye başkanı hakkında ciddi iddialar ortaya çıktığında, her şeyi “siyasi operasyon” diyerek açıklamak toplumu ikna ediyor mu?

Etmiyor. Çünkü vatandaş artık sadece siyasetçilerin söylediklerini dinlemiyor. Sadece Sözcü TV ve Halk TV’yi izlemiyor. Sadece Sözcü Gazetesi ve Karar Gazetesi’ni okumuyor. Telefonundan görüntüyü izliyor, yazışmayı okuyor, farklı kaynakları karşılaştırıyor ve bir kanaat oluşuyor onda. Siyaset ise hâlâ eski alışkanlıklarla konuşuyor. Bizimki yaparsa “iftira”, onlarınki yaparsa “yolsuzluk”…

Siyasetin en kötü taraflarından biri, kendi mahallesinden çıkan yanlışı savunmayı siyasi sadakat zannetmesidir. Havlulu Özkan Yalım’ı bile savunan bir siyaset anlayışını gördük. Oysa siyasi sadakat, yanlışı savunmak değildir. Gerçek siyasi sadakat, yanlış yapan kendi arkadaşınız bile olsa “Bu yanlıştır” diyebilmektir.

CHP’de ve CHP’nin siyasal çizgisinde ve müzahir çevrelerde görülen en ciddi sorunlardan biri de tam olarak budur. Kendi mahallesinde meydana gelen olumsuzluklara karşı savunmacı, iktidarın yaptığı olumlu işlere saldırmak. Zamanın CHP Grup Başkanvekili Engin Altay’ın söylediklerini bir hatırlayalım: “Bu hükümet dünyanın en doğru işini bile yapsa, bizim bu hükümeti alkışlayacak (veya yanında olacak) halimiz yok. Milletin bize verdiği görev bu kardeşim.”

Bu yaklaşım siyaseti eleştiri olmaktan çıkarıp taraftarlığa dönüştürür. Bir belediye başkanı kamu kaynaklarını kişisel çıkarı için kullanmışsa, bunun siyasi kimliğine bakılmadan hesabı sorulmalıdır. Kimse ona arka çıkmamalıdır.

Rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırmak veya kamu kaynaklarının kötüye kullanılması gibi iddialar somut delillerle ortaya konuluyorsa, bunlar “Bizim belediyemiz” denilerek savunulmamalıdır. Aynı durum iktidar için de geçerlidir.

Bugün CHP’li bir belediyede yolsuzluk varsa soruşturulmalıdır. Yarın iktidar partisinin yönettiği bir belediyede aynı iddia ortaya çıkarsa üzerine gidilmelidir. Çünkü adalet, rakibimize uygulandığında alkışlayıp bize dokunduğunda siyasi operasyon diye itiraz edeceğimiz bir mesele değildir.

CHP’nin ve müzahir çevre ve uzantılarının da yapması gereken, bütün soruşturmaları siyasi operasyon ilan etmek yerine kendi içinde ciddi bir muhasebe yapmaktır.

“Bizim belediyemizde böyle bir şey olmaz” “Kızım yapmaz” demek yerine, “Varsa ortaya çıkarılsın, suçluysa hesabını versin” diyebilmek çok daha kaliteli bir siyasi duruştur.

Kaynak: Doğrhaber Gazetesi'nden alınmıştır