Felsefenin bazı kavramları vardır; ortaya çıktıkları çağın sınırlarını aşar, başka dönemlerde yeni anlamlar kazanırlar. Nietzsche’nin “Üstinsan”ı ve Gramsci’nin “organik aydın”ı da bunlardan ikisidir.
Nietzsche’nin Üstinsanı, insanın kendisine verilmiş değerleri sorgulamasını, kendi sınırlarını aşmasını ve kendisini dönüştürmesini ifade eder. Mesele yalnızca “kendin ol” değildir; insanın hazır değerlerle yetinmemesi ve kendisini yeniden dönüştürebilmesidir.
Gramsci’nin organik aydını ise düşünceyi toplumdan koparmamaya işaret eder. Organik aydın, yalnızca bilgi üreten değil, toplumun ve tarihsel koşulların içinden konuşarak yaşanan deneyimleri anlamlandıran kişidir.
Biri insanın kendisiyle, diğeri insanın toplumla ilişkisine odaklanır.
Peki, bugün bu kavramlar bir kısım insan tarafından nasıl anlaşılmış olabilir? Nietzsche’nin “Üstinsan” kavramı, zamanla “kendini üstün gören” insan profiline mi indirgendi?
İnsan kendisini aşmak yerine kendisini sergilemeye, toplumun içinden konuşmak yerine toplumu algoritmanın sunduğu görüntüler üzerinden düşünmeye başladı.
Burada yeni bir insan tipi ortaya çıkıyor: inorganik insan. Bu kavramla, gerçeklikle bağını tamamen koparmış bir insanı değil; kendisiyle, toplumla ve dünyayla kurduğu doğrudan ilişkiyi giderek dijital temsillere bırakan insanı kastediyorum.
Kendisiyle ilişkisini öz-dönüşümden öz-sunuma, toplumla ilişkisini katılımdan seyirci konumuna, gerçeklikle ilişkisini ise deneyimden tüketime dönüştüren insan.
Nietzsche’nin “kendini aş” çağrısı, algoritmik çağda “kendini göster” çağrısına dönüşür.
Artık soru çoğu zaman “Nasıl daha özgür olabilirim?” değil, “Beni daha fazla insan nasıl görebilir?”dir.
Daha fazla takipçi, daha fazla beğeni, daha kusursuz bir profil...
İnsan yalnızca kendisini göstermemekte, kendisinin dijital bir karakterini de üretmektedir. Gerçek hayatta yalnız olabilir ama binlerce takipçiye sahip olabilir; başarısızlıklarla mücadele ederken profilinde kusursuz bir hayat sergileyebilir.
Günümüzde insanın kendi hayatını da başkalarının tüketeceği bir görüntüye dönüştürmesine kadar genişlemiştir. Tatil bunun basit bir örneğidir. Mesele artık yalnızca dinlenmek veya yeni bir yer keşfetmek değil, orada olduğunu gösterebilmektir. Restoranda yemek soğurken fotoğraf çekmek, konseri izlemek yerine telefonla kaydetmek, gidilen yerden çok orada nasıl göründüğünü düşünmek… İnsan bazen sırf profil vitrini parlasın diye bütçesini zorlar ve kendi hayatının sahte bir sahnesini kurar.
Böylece insan kendisi üzerinde çalışmak yerine, kendisinin görüntüsü üzerinde çalışmaya başlar.
Nietzsche’nin insanı “Ne olabilirim?” diye sorarken, inorganik insan “Nasıl görünmeliyim?” diye sorar.
Gramsci açısından sorun başka bir yerde belirir.
Organik aydın toplumun içinden konuşur. İnorganik insan ise giderek toplumu ekrandan izleyen bir seyirciye dönüşür. Tarlayı görmeden tarım, fabrikaya girmeden emek, bir insanı tanımadan onun karakteri hakkında hüküm verir. Her şey hakkında bilgi sahibidir; fakat giderek daha az şeyin içindedir. Sorunu bilgisizlik değil, bilgiyle gerçekliği birbirine karıştırmasıdır. Çünkü görmek ile yaşamak, bilmek ile anlamak aynı şey değildir.
Daha da önemlisi, algoritma yalnızca bize ne göstereceğimizi değil, zamanla kendimizi nasıl göstereceğimizi de belirlemeye başlar.
İnsan “Bunu gerçekten istiyor muyum?” sorusunun yerine “Bu paylaşım tutar mı?” sorusunu koyduğunda, algoritma artık yalnızca davranışları değil, arzuları da biçimlendirmeye başlar. Bir konu hakkında yüksek etkileşim alan hesap, bir süre sonra ne söylemek istediğinden çok neyin karşılık bulacağını düşünür. Böylece insan yalnızca hayatını paylaşmaz; hayatını paylaşılabilir olacak şekilde kurmaya başlar.
Ancak bu durum yalnızca bireysel tercihlerden kaynaklanmaz. Görünürlüğü, hızı, öfkeyi ve sürekli tepki vermeyi ödüllendiren dijital düzen de bu insan tipinin oluşumunda rol oynar.
Teknolojiyi şeytanlaştırmak ya da ekranı kapatmak çözüm değil. Asıl mesele, ekranın zihnimizde kurduğu otoriteyi sorgulamak. Nietzsche’nin “kendini aş” çağrısı ile Gramsci’nin “toplumun içinden düşün” çağrısı belki bugün aynı soruya çıkıyor: Kendimize ve dünyaya dair ölçütlerimizi hâlâ kendimiz belirleyebiliyor muyuz?
Algoritmik çağ ise bize başka bir emir verir:
Kendini göster.
Belki dijital çağın gerçek özgürlüğü, daha fazla insanın bizi görmesini sağlamak değildir. Algoritma bizi görmediğinde de kendimizi onun istediği biçimde kurmamaktır.
Çünkü insanın kendisini aşması, kendisini sürekli sergilemesi değil; kendisini algoritmanın dışında da yeniden dönüştürebilmesidir.
Kaynak: Doğruhaber Gazetesi sitesi