Dini eserlerin yanında pozitif bilimlere yöneldiğim yıllarda, bazı düşünürleri anlamakta zorlanırdım. Zaman geçtikçe bazı metinlerin kapıları aralanmaya başladı. Yine de bugün, hiçbir düşünürü bütünüyle anladığımı iddia edemem. Belki de düşünmek biraz da budur: Bir metni sonuna kadar tüketmek değil, yıllar sonra ona yeniden döndüğümüzde başka bir tarafını görebilmek.
Søren Kierkegaard da benim için böyle bir düşünürdü.
Onun “kalabalık yalandır” düşüncesini uzun süre zihnimde bir yere oturtamamıştım. Kalabalık neden yalan olsun? Bir düşüncenin yanlışlığı onu savunan insanların sayısıyla mı belirlenirdi?
Kierkegaard’ın Hz. İbrahim üzerinden kurduğu düşünce dünyasıyla karşılaştığımda, “kalabalık” kavramını başka türlü düşünmeye başladım. Burada mesele yalnızca çoğunluğun yanılması değildi. Daha derinde, insanın kendi sorumluluğunu başkalarının sesine bırakması vardı.
Bu bana Kur’an’ın şu uyarısını da hatırlattı:
“Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve sadece yalan uyduruyorlar.”
(En‘âm, 116)
Hz. İbrahim’in yaşadığı toplum putperestti. O ise kendisine sunulan kabulleri, sırf herkes benimsiyor diye kabul etmedi. Sorguladı, düşündü, aradı ve sonunda kendi sorumluluğunu üstlendi.
Belki de burada asıl mesele yalnız kalmak değildir.
Asıl mesele, herkesin içinde kendi sorumluluğuyla durabilmektir.
Peki Kierkegaard’ın sözünü ettiği kalabalığın bugün karşılığı nedir?
Eskiden kalabalığa karışmak için sokağa çıkmak gerekirdi.
Bugün kalabalık cebimizde.
Telefonlarımızın ekranlarında, sosyal medya akışlarında, yorumlarda, beğenilerde, trendlerde ve milyonlarca insanın aynı anda konuştuğu o devasa dijital gürültünün içinde yaşıyoruz.
Eskiden insan kalabalığa giderdi.
Şimdi kalabalık bize geliyor.
Daha kendi düşüncemizi kurmaya fırsat bulamadan başkalarının düşünceleriyle karşılaşıyoruz. Bir düşünce milyonlarca kişi tarafından beğenildiğinde, ona daha kolay inanıyoruz. Binlerce insan öfkelendiğinde, neden öfkelendiğimizi sormadan aynı öfkenin içine girebiliyoruz.
Çünkü kalabalığın gücü yalnızca çok sayıda insandan oluşması değildir.
Kalabalığın asıl gücü, bize “Herkes böyle düşünüyor” duygusunu vermesidir.
Peki ya herkes yanılıyorsa?
İnsan tam da burada kendi sorumluluğuyla karşı karşıya kalıyor.
Kalabalığın içinde düşünmek kolaydır. Kalabalığın tersine düşünmek ise cesaret ister.
Herkesin öfkesine katılmak kolaydır. Bir an durup, “Ben gerçekten neden öfkeliyim?” diye sormak zordur.
Bir insanı herkes alkışlıyorsa onu sorgulamadan yüceltmek kolaydır. Herkes suçluyorsa, ne yaptığını gerçekten anlamaya çalışmadan onu mahkûm etmek de kolaydır.
Zor olan ise hüküm vermeden önce düşünmektir.
Belki de Kierkegaard’ın kalabalık eleştirisinin bugün bize söylediği şey tam olarak budur: Kalabalık, insanın kendi sorumluluğunu görünmez hâle getirebilir.
Üstelik bugün kalabalıklaşmayı yalnızca insanların sayısı değil, algoritmalar da güçlendirebiliyor.
Benzer düşünceleri tekrar tekrar gördükçe, bir fikrin bize çok görünmesiyle onun doğru olması arasındaki farkı unutabiliyoruz.
Oysa bir düşünceyi yüz kez görmek, onu yüz kez düşünmüş olduğumuz anlamına gelmez.
Bazen yalnızca yüz kez aynı şeyi duymuşuzdur.
Mesele, kalabalığın onayına ihtiyaç duymadan düşünebilmektir.
Belki İbrahimî yalnızlık dediğim şey de tam burada başlıyor.
Bu, insanlardan nefret etmek değildir.
Toplumdan kaçmak değildir.
Herkese karşı çıkmak hiç değildir.
İbrahimî yalnızlık, insanın hakikat karşısında kendi sorumluluğunu başkasına devretmemesidir.
“Böyle söylediler.”
“Herkes böyle yapıyor.”
“Ben sadece çoğunluğa uydum.”
“Bana da öyle söylediler.”
Bunların hiçbiri insanın kendi sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Çünkü kalabalık sizin yerinize düşünebilir, ama sizin yerinize hesap veremez.
Sizin yerinize inanabilir, ama sizin yerinize vicdanınızla yüzleşemez.
Sizin yerinize öfkelenebilir, fakat öfkenizin sorumluluğunu sizden alamaz.
Belki bugün ihtiyacımız olan şey kalabalıktan tamamen kaçmak değil.
Kalabalığın içinde kendimizi kaybetmemeyi öğrenmek.
Milyonlarca insanın aynı anda konuştuğu bir dünyada, insanın kendi içindeki sessizliği duyabilmesi.
Bir düşünceyi herkes söylüyor diye doğru kabul etmemek.
Bir öfkeye herkes öfkeleniyor diye katılmamak.
Bir insanı herkes alkışlıyor diye yüceltmemek; herkes suçluyor diye de mahkûm etmemek.
Bazen durup kendimize “Ben gerçekten ne düşünüyorum?” diye sormak.
Belki birey tam da o anda ortaya çıkıyor.
Çünkü insanı birey yapan şey, kalabalıktan fiziksel olarak ayrılması değil; kalabalığın sesini kendi sesi sanmaktan vazgeçmesidir.
Ve belki de ilk kez, milyonlarca insanın arasında gerçekten yalnız kalmayı öğrenmek zorundayız.
Çünkü insan, kalabalığı terk ettiği gün değil; kalabalığın sesini kendi sesi sanmaktan vazgeçtiği gün gerçekten doğar.
Kaynak Doğruhaber Gazetesi