Mutlaka depresif hastalıkların arttığına dair haberlere rastlamışsınızdır. Bununla beraber etrafımızda her birimiz de mutluluğu arayan mutsuz, dertli insanlara rastlamışsınızdır. Gelin size aradığımız mutluluğun yanı başımızda olduğunu size gösterelim.

Rivayet edilir ki, zamanın birinde ihtişamı dilden dile dolaşan bir hükümdar yaşarmış. Sarayının duvarları altın işlemelerle süslü, hazinesi saymakla bitmeyecek kadar zengin, çok güçlü bir ordusu da varmış. İstediği her şeye tek bir emriyle ulaşabiliyor, herkes onun yerinde olmak istiyormuş. Fakat kimsenin bilmediği bir gerçek varmış: Kralın huzursuzmuş. Bunalımdaymış yani.

Geceleri uzun uzun sarayın penceresinden yıldızları seyreder, kendi kendine, "Neden mutlu değilim?" diye sorarmış. Sahip oldukları arttıkça içindeki boşluk da büyüyor, ne yeni bir hazine ne de yeni bir zafer ona gerçek huzuru verebiliyormuş.

Bir gün saray bahçesinde çalışan yaşlı hizmetçiyi fark etmiş. Adamın eski elbiseleri varmış, gösterişli bir evi de yokmuş. Akşam olunca mütevazı kulübesine dönüyor, çocuklarıyla sofraya oturuyor, yüzünden tebessüm, evlerinden kahkalar hiç eksik olmuyormuş. Sabahları da aynı neşeyle işine geliyor, dilinden şükür, dudaklarından ıslık eksik olmuyormuş.

Kral, bu duruma bir türlü anlam verememiş. Bilge vezirini huzuruna çağırmış.

"Ey vezir," demiş, "Ben bu ülkenin hükümdarıyım. Her şeye sahibim ama gönlüm huzur bulmuyor. Oysa şu hizmetçimin neredeyse hiçbir şeyi yok. Buna rağmen yüzü hep gülüyor. Bunun hikmeti nedir?"

Vezir, hafifçe gülümseyerek cevap vermiş:

"Çünkü o henüz doksan dokuz kulübüne girmedi, hükümdarım."

Kral şaşkınlıkla sormuş:

"Doksan dokuz kulübü de nedir?"

Vezir eğilerek fısıldamış:

"Bu gece kapısına içinde doksan dokuz altın bulunan bir kese bırakın. Üzerine de, 'Bu yüz altın sana hediyedir.' diye yazdırın. Sonra sabırla olup biteni seyredin."

Gece olunca kral söyleneni yapmış. Sessizce bırakılan kese, sabahın ilk ışıklarıyla hizmetçinin eline geçmiş. Adam büyük bir heyecanla keseyi açmış. Altınlar avuçlarının arasından akarken gözleri parlamış. Saymaya başlamış.

Bir...

On...

Elli...

Doksan...

Doksan dokuz...

Bir daha saymış.

Yine doksan dokuz.

Üçüncü kez saymış.

Sonuç değişmemiş.

Yüz olması gereken altınlardan biri eksikmiş.

İlk anda aklına kötü bir şey gelmemiş.

"Herhâlde yere düştü." demiş.

Eşiyle birlikte evi aramışlar. Çocuklar bahçeye çıkmış. Lambalar yakılmış, taşların altına bakılmış, yol kenarları didik didik edilmiş. Gece ilerledikçe umut yerini öfkeye bırakmış.

"Nerede o bir altın?"

Artık bulduğu doksan dokuz altını değil, bulamadığı bir taneyi düşünüyormuş.

Sabaha kadar gözüne uyku girmemiş. Gün doğduğunda yüzündeki huzur kaybolmuştu. Bir yorgunlukla uyanmış, çocuklarına sert davranıyor, eşine sebepsiz yere kızıyor, sürekli eksik altını düşünüyordu. Bir zamanlar şükürle dolu olan dilinden artık yakınma dökülüyordu. “Nerede lan o bir altın?”

Kral, ertesi sabah onu görünce hayret etmiş. Daha düne kadar neşeyle çalışan adam gitmiş, yerine yorgun, öfkeli ve mutsuz biri gelmişti.

Vezir, kralın sessiz bakışlarını görünce şöyle demiş:

"Hükümdarım, işte insanın en büyük imtihanı budur. O, kendisine verilen doksan dokuz nimeti bir anda unutur; sahip olmadığını sandığı tek bir şey için huzurunu, uykusunu ve mutluluğunu feda eder. O eksik sandığı bir nimet, elindeki bütün nimetleri gölgeleyecek kadar büyür."

Sonra sözlerine şöyle devam etmiş:

"İnsan çoğu zaman Allah'ın kendisine verdiği sağlık, aile, dostluk, rızık, iman ve sayısız nimeti görmez. Gözünü hep eksik olana diker. Bir makam eksiktir, daha fazla servet ister. Bir ev vardır ama daha büyüğünü arzular. Bir işi vardır, daha iyisini ister. Bir nimete kavuşunca bu kez başka bir eksikliğin peşine düşer. Böylece ömrü, hiç bitmeyen bir arayışın içinde tükenir."

Belki de gerçek yoksulluk, sahip olduklarının azlığı değildir; sahip olduklarını göremeyecek kadar nankörleşen bir kalptir.

Çünkü mutluluk, yüzüncü altını bulduğumuz gün başlamaz.

Mutluluk, elimizdeki doksan dokuz nimeti fark ettiğimiz gün başlar.

Şükür, eksiklerimizi yok etmez; fakat eksiklerin, nimetlerimizin önüne geçmesine izin vermez. Huzur da tam burada saklıdır: Allah'ın takdir ettiğine razı olabilmekte, verdiğini nimet bilmekte ve vermediğinde de mutlaka bir hikmet olduğuna inanabilmektedir.