Bazen insanın kendisinden ne kadar emin olabildiğini ve bu eminliğin onu nasıl bir körlüğe sürükleyebildiğini düşünüyorum. İnsan, kendi düşüncelerinin doğruluğuna inandığında onları sorgulamayı bırakıyor. Kendi aklını ölçü kabul ediyor, inançlarını hakikatin kendisi sanıyor. Sonra da kendisi gibi düşünmeyenleri yanlışın, cehaletin ya da kötülüğün tarafına yerleştiriyor.
Bir an durup düşündüğümüzde, yeryüzünün farklı köşelerinde milyarlarca insanın kendi inançlarına ne denli büyük bir imanla sarıldığını görürüz. Onların kalbindeki inanç da bizimki kadar gerçek, bizimki kadar derin. Bizler kendi yaratıcımızın huzurunda huzur bulurken, onlar da kendi inandıkları tanrıların ve ritüellerin sığınağında teselli arıyorlar. Belki de bizi insan kılan, hakikati ararken yürüdüğümüz yolların farklılığı değil, o yollarda yürürken hissettiğimiz o ortak, devasa inanç ve samimiyet duygusudur.
Oysa asıl soru tam da burada başlıyor: Herkes kendi yolunun doğru olduğuna inanıyorsa yanlış yolda olan kimdir?
Tarih; savaşlar, zulümler, sürgünler ve katliamlarla dolu. Bunların önemli bir bölümü, kendisini haklı gören insanların eliyle gerçekleştirildi. Kimileri inancı, kimileri vatanı, kimileri de daha iyi bir gelecek uğruna mücadele ettiğini düşündü. Her biri kendi hikâyesinin kahramanıydı. Peki ya geride bıraktıkları acılar, susturulan sesler ve yarım kalan hayatlar?
İnsan zihninin en tehlikeli yanlarından biri, haklı olduğuna inandığında yaptığı yanlışı bile erdeme dönüştürebilmesidir. Vicdanını kendi düşüncelerine göre biçimlendirir, adaleti kendi tarafının sınırlarına hapseder. Bizim sözlerimiz eleştiri, başkasının sözleri hakaret olur.
Çünkü insanın kendisini aldatması, başkasını aldatmasından daha kolaydır. Nitekim psikolojiye Peter Wason tarafından kazandırılmış olan 'onaylama yanlılığı' kavramı tam da bunu açıklar; inandığımız düşünceleri destekleyen kanıtları cımbızla toplar, onları çürüten gerçekleri ise görmezden geliriz. Fikrimizi değiştirmek yerine gerçekleri fikrimize uydurmaya çalışırız. Üstelik bütün bunları yaparken kendimizi akıllı, tutarlı ve haklı görürüz.
Peki, insan hiç mi doğru bildiklerine güvenmemeli?
Elbette güvenmeli. Ancak güvenmekle yanılmaz olduğuna inanmak arasında büyük bir fark vardır. Bir düşünceyi savunmak başka, onu sorgulanamaz ilan etmek başkadır. İnanç sahibi olmak başka, kendi inancını başkalarının hayatı üzerinde sınırsız bir hüküm verme hakkı saymak başkadır.
Belki de insanı doğruya yaklaştıran şey, her zaman haklı çıkması değil, yanılabileceğini kabul edebilmesidir. Çünkü yanılma ihtimalini reddeden insan öğrenmeyi bırakır; eleştiriyi tehdit, farklı düşünceyi ise tehlike olarak görür. Böylece hakikati aramak yerine kendi doğrularını korumaya başlar.
Elbette her düşünce doğru, her davranış mazur görülebilir değildir. Başkasının özgürlüğünü elinden alan, ona zarar veren ve insan onurunu hiçe sayan davranışlar, birileri onlara inandığı için doğru kabul edilemez. Hakikati aramak, bütün görüşleri eşit görmek değil; kendi görüşümüz dâhil her iddiayı aklın, vicdanın, vahyin ve gerçeklerin ışığında değerlendirmektir.
Belki de yanlış yolda olanı aramadan önce, kendi yolumuzu neye göre doğru kabul ettiğimizi sorgulamalıyız. Bazen insan, doğru yolda olduğuna o kadar emindir ki yol boyunca çiğnediklerini görmez. Adalet adına konuşurken yalnızca kendi tarafının intikamını ister; iyilik yaptığını sanırken karşısındakini dinlemeye bile tahammül edemez.
Belki de insanlığın ihtiyacı, kendi yolundan asla şüphe etmeyen daha fazla insan değil; gerektiğinde durabilen, dinleyebilen ve kendisini sorgulayabilen insanlardır. Çünkü insanı yanlış yola düşüren yalnızca yanlış bir düşünceye sahip olması değil, yanlış olabileceği ihtimalini bütünüyle reddetmesidir.
Unutmayalım ki Allah, kimin gerçekten doğru yolda olduğunu en iyi bilendir. Biz ise çoğu zaman kendi doğrularımızın gölgesinde kendimizi bile tam olarak tanıyamayız.
“Öyleyse kendinizi temize çıkarmayın. O, kimin takvâ sahibi olduğunu en iyi bilendir.” (Necm Suresi: 32)
Kaynak: Doğruhaber Gazetesi